21 Şubat 2012

TAHAMMÜLSÜZLÜK

Köpek Havlaması

*‘Yemek yemek üstüne ne düşünürsünüz bilmem/ ama kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı’* dizelerine söyleten bir gündüz. Güneş, gökyüzünde omlet gibi duruyor, her an masadaki ekmeği gökyüzüne banabilirim. Telefona sarılıp dostlarıma, gökyüzü bizi kahvaltıya çağırıyor, demek geçiyor içimden. Duyduğum bu heyecana güvercinler yol boyunca sıralanan ağaçlardan; martılar ise daha yüksek apartman çatılarından eşlik ediyor. Oturduğum daireden Vatan Caddesi’ne, minyatür gibi duran restaurantlara, park edilen arabalara bakıyorum. Evin zili çalıyor ve kapıyı açıyorum.
- Ömer Bey, günaydın, nasılsınız, diyor Tahsin.
- Günaydın Tahsin sağol iyiyim. Sen nasılsın? Çayım var, gel birlikte kahvaltı edelim?
- Yok, sağolun Ömer Bey. Yarın apartman toplantısı var. Katılmanızı rica ediyorum.
- Tamam, ama toplantılar her ayın ilk hafta sonu değil miydi?
- Evet, öyleydi ama bu toplantı acil. Sokağın başında hani, Vatan Caddesi’nin hemen orada olan kahvaltı salonu hakkında konuşacağız. Mekân sahibi dükkânın arkasını tellerle çevirmiş, bu telle çevirdiği yere her gece yemek bırakıyor. Daha sonra bu alana sokak köpekleri geliyor ve geceleri çok ses çıkartıyorlar. Hepimiz iş güç sahibi insanız, bu sesler yüzünden uyuyamıyoruz. Bunun için yarın apartman sakinleriyle bir karar alıp diğer apartmanlarla da konuşarak muhtara, olmazsa zabıtaya gideceğiz.
- Tahsin iyi güzel söylüyorsun da planınızı yapmışsınız. Toplantıyı niye yapıyorsunuz?
- Ömer Bey, belediye olsun muhtarlık olsun böyle durumlarda bireysel başvurular yerine toplu başvuruları daha çok dikkate alıyor.
Tahsin’in yüzüne bakıyorum. Ne söylesem karşılık verecek bir hali var
- Tahsin, tamam geleceğim toplantıya.
- Teşekkürler ilginiz için Ömer Bey.
Tahsin karşı dairenin zilini çalarken, ben kapıyı kapatıp mutfağa geçiyorum. Mutfak camından Tahsin’in bahsettiği kahvaltı salonuna bakıyorum. Gerçekten kahvaltı salonunun arkası tellerle çevrili ve bu tellerin içinde birkaç kap olduğunu farkediyorum. Dün geceyi ve önceki geceleri düşünüyorum. Köpek havlamalarına dair hiçbir şey hatırlamıyorum. Komşularım bu durumdan ne zamandır şikâyetçi hiçbir fikir yürütemiyorum. Tek aklıma gelen şey, üç-dört ay önce, sabah işe giderken köpeklerin yolumu kesip havlaması. Ne zamandır bu çeteyle de karşılaşmıyorum.
Sokağa çıkmaya niyetleniyorum. Bakkaldan bozma marketin çırağı Yusuf’u bulup, mahalledeki tüm apartmanları ayaklandıran olayın iç yüzünü öğrenirim, diye düşünüyorum. Çay bardağını, masaya koyup evden çıkıyorum. Sokakta birkaç adım attıktan sonra marketin önünde duran Yusuf’a yaklaşıyorum.
- Yusuf, naber aslanım, nasıl gidiyor?
- İyi be Ömer Abi, aynen devam. Sen nasılsın?
- İş güç Yusuf, çalışıyorum işte. Yusuf sana bir şey soracağım. Şu ilerdeki kahvaltı salonu ve köpekler…
- Ooo, Ömer Abi senin dünyadan haberin yok. Mekân sahibi üç ay oluyor telle çevirdi dükkânın arkasını. Gece de sokak köpekleri, kedileri için yemek bırakıyor oraya. Köpekler, kediler gece bir iki dedin mi, gırla cirit atıyor orada. Sizinkiler, diğer apartmanlar da zamanla şikâyetçi olmaya başladı bu durumdan. Gittiler mekân sahibiyle konuştular önce. Adam ne dedi bilmem ama apartman yöneticileri bağrış çağrış döndüler oradan. Neymiş uyuyamıyorlarmış, köpeklerden mahalleye kene dağılacakmış, mekân sahibi zırdeliymiş, Çağıran Apartmanı’ndaki dul olan Fatma’nın dikkatini çekmek istiyormuş falan filan… Aramızda kalsın apartmanlara servise giderken ustam, aman oğlum güler yüzlü ol, bir şey deseler bile ses çıkarma, diye tembihler her defasında.
- İyi de Yusuf, ben bir şey duymuyorum geceleri
- Âlem adamsın ÖmerAbi. Kulaklar da sorun var senin herhalde. Neyse Ömer Abi, içerden beni kesiyor ustam, sonra devam ederiz.
- Tamam, Yusuf.
Yusuf gittikten sonra, yanı başımda dikilen apartmanlara bakıyorum. Apartmanlar ise gözlerini karartmış, kahvaltı salonunun izliyor. Az sonra bütün apartmanlar, telle çevrilen o alana yürüyecekmiş hissi uyandırıyor bende. Açık pencerelerde uçuşan tüller, apartmanların yürüyüşüne sallanan mendiller gibi duruyor. Bense savaşın ortasında kalıyorum. Caddeden gelen korna sesi, beni kendime getiriyor. Oturduğum apartmana yönelip daireme çıkıyorum. Eve girip, kendimi salondaki koltuğa bırakıyorum. Komşuların duyduğu sıkıntıyı, hissedemeyişim mahcup ediyor beni.
Bütün apartmanlar ayaklandığına göre korkunç bir gürültü kuruyorum kafamda. Gün boyu süren ve gecenin karanlığına kadar devam eden Vatan Caddesi’ndeki otomobil sesleriyle kıyaslıyorum köpek havlamalarını. Ani bir fren sesi gibi kesik ve kısa havlamaya başlıyor olmalı şu köpekler. Sonra da basılan korna sesini yeterli bulmayıp, arabanın camından kafayı çıkartıp küfredenler kadar dalaşıyor, hırlaşıyor galiba diyorum. Bu güne kadar duymadığım, bahsi geçen köpek havlamaların ne kadar çıldırtacak boyutta olduğunu kestiremiyorum. Bunları düşünürken öğle vakti akşamüstüne devrediyor kendini. Mutfağa gidip kahvaltıdan kalan bulaşıkları, makineye yerleştiriyorum. Kendime bir kahve hazırlıyorum. Kahvemi alıp beni bu düşünceden alacak başka bir düşünce arıyorum. Onarılacak bir yer, okunacak bir kitap, gidilecek bir tiyatro- sinema gelmiyor bir türlü aklıma. Şimdi yan komşuya geçsem böyle böyle şeyler varmış desem, alacağım karşılık yüzümü kızartır, korkuyorum.
Akşamüstü, akşam derken gece oluyor nihayet. Mutfağa geçip, kahvaltı salonun arkasındaki derme çatma kulübeye bakıyorum. Etraf iyice sakinleşiyor. Sokağın diğer ucunda iki köpek görüyorum, kaldırımları koklayarak kahvaltı salonunun arkasına gidiyorlar. Hemen arkalarında onları takip eden birkaç köpek de aynı yolu izliyor. Sağdan soldan gelen köpekler de katılıyor tel örgülerinin içindeki gruba. Evet, ilk uğuldama… İçlerinden biri uğuldamasını havlamayla devam ettiriyor. O susunca gruptaki diğerleri uğuldamaya ve havlamaya başlıyor. Bir tür yemek öncesi zikir, ayin gibi bir şey olup bitiyor kendi aralarında. Yemeğini yiyenler, tel örgünün dışına çıkıp kaldırımlara uzanıyor. Havlamalar yerini yemek sonrası şekerlemeye bırakıyor. Ben de mutfaktan çıkıp yatak odasına geçiyorum. Saati kurup uyumaya koyuluyorum. Bütün gün kafamı kemiren köpeklerle uyumadan önce karşılaştığım için memnunum.
Çalan saatle uyanıyorum. Yüzümü yıkayıp yatak odasına geri dönüyorum. Giyinirken neden gecenin karanlığında dolaştıklarını; sıkıldıkları, utandıkları, korktukları bir şeyler mi var, diye düşünüyorum köpeklerin. Dairemden çıkıp Tahsin’in dairesine yürüyorum. Tahsin’in eşi Aysel açıyor kapıyı bana. Merhabalar, nasılsınlardan sonra salona geçiyorum. Komşularımın yüzlerinde bir buluşa başlayacak kadar heyecanlı; bir darbe yapacak kadar kararlı ifadeler görüyorum. Canlarından bezdikleri önümüzde duran çay bardakları kadar belirli bir nesne gibi yüzlerinde duruyor. Gündemin belli olduğunu söyleyen Tahsin konuşmaya başlıyor.
- Köpeklerin çıkarmış olduğu sesten geceleri uykumdan uyanıyorum. Bölünen uyku sinirlerimi zıplattığı yetmediği gibi sabahları zar zor kalkabiliyorum. Böyle olunca da ya servise ucu ucuna yetişiyorum ya da servisi kaçırıp taksiyle işe gidiyorum.
Tahsin’in sözünü eşi Aysel’in çay ikramı sonlandırıyor. Bardaktaki çay tazelendikten sonra Yalçın konuşmaya başlıyor:
- Oğlum, bu sene üniversite sınavına girecek. Uykusuna, yediğine, içtiğine kısaca her şeyine özen gösteriyoruz. Öğretmenlerinin verdiği programa uyması için annesiyle çabalıyoruz. Ama gecenin bir yarısında başlayan havlamalar, oğlumu rahatsız ediyor. Sınavlara uykusuz girmesi başarısızlıkla sonuçlanabilir. Gece uykusu almanın ne kadar gerekli olduğuna dair doktor tavsiyelerini hepimizin bildiğinden eminim.
Yalçın’ın ardından başka komşum söz alıyor. Bense içtiğim çayın tadına takılı kalıyorum. Şeker atmama rağmen tatlanmayan çay, dilimde yanık, acı bir tat bırakıyor. Bu sırada komşularımdan biri olan Zeki, köpek seslerine kendi yorumunu getiriyor:
- Şu köpek havlamaları yok mu, aynı televizyonun görüntüsü bozulduğunda ekranın karıncalaşması gibi. Oturduğumuz bu semte, bu sesleri yakıştıramıyorum üstelik.
Söze atılıyorum birden:
- Semtin görüntüsünü bozuyorlar diye, köpekleri çıkarttık diyelim. Çocuklarımızın okulları, başarıları için susturulalım havlamaları. Bizlerin işe giderken servislere saatinde bindiğimizde her şey düzelecek öyle mi? Şimdiye kadar konuştuklarımız bir takıntı bence, musluk ya da saat sesine takılıp uyuyamamak gibi bir şey. Lütfen onlar sadece köpek ve havlıyorlar belli bir süre. Bence siz olayı çok abartıyorsunuz, diyorum.
Birden bütün salon bana dönüyor. Bakışlarla çevriliyor etrafım. Aysel konuşmaya başlıyor.
- Tabi, siz bekârsınız. Uykusundan uyanan çocukların ne kadar huzursuz olduğundan haberiniz yok, diyor.
Yalçın, Aysel’in kaldığı yerden devam ediyor.
- Ömer Bey, birkaç köpek, üstelik sahipsiz ve bizler onların sesleri yüzünden uyuyamıyoruz. Ayrıca siz foto muhabiri olduğunuz için gecenin bir yarısında da işe gittiğiniz oluyor.
Tam bunlara cevap vereyim derken, Zeki söze devam ediyor.
- Köpeklerden kene dağılsa semte bunun sorumlusu kim olacak? Uykusuzluğun yanında bu tedirginlikle nasıl yaşayacağız?
Hızlı davranıp söze giriyorum:
- Bekâr olmamla, köpeklerin çıkarttığı sesleri ilişkilendiremiyorum. Ayrıca çocuklardaki huzursuzluk başka nedenlerden kaynaklanıyor olabilir. Ne demek sahipsiz bu köpekler… Sahipsiz diye kolayca kurtulabiliriz, öyle mi? Belediyeye gidilir köpeklerin aşı olmalarını sağlarsak ne kene diye derdimiz olur ne de onlardan geçecek bir hastalıktan tedirgin oluruz.
Benden sonra hiç konuşmamış olan komşum Muhammed söze giriyor:
- Lütfen, sakinleşin biraz. Birkaç ay önceye kadar da köpeklerin gün içinde bizleri kovalamasından şikâyet ediyorduk. Şimdi gündüzleri karşımıza çıkmıyorlar bile, ama siz hala köpekler diye tutturuyorsunuz. Ben de Ömer gibi düşünüyorum, rahatsızlık duymuyorum.
Aramızda tartışma biraz daha devam ediyor. En sonunda oy çokluğuyla apartman kararı alınıyor. Daireme döndüğümde kulaklarım uğulduyor.
Toplantıyı izleyen birkaç gün içinde diğer apartmanlar da kahvaltı salonunun arkasındaki kulübenin kaldırılması gerektiğine dair karar alıp imzalıyorlar. Bir iki haftayı geçmeden zabıtanın, kahvaltı salonunun arkasındaki tel örgüleri kaldırdığını öğreniyorum.
Bu olaydan kısa bir süre sonra Hayvanları Koruma Haftası nedeniyle İstanbul’da on birinci sınıflar arasında yapılan kompozisyon, şiir yarışmasının ödül töreni için İl Milli Eğitim Başkanlık’ına gidiyorum. Törenin düzenlediği salonda foto muhabirlerine ayrılan yere geçiyorum. Salondan genel kareler, konuşmacılarının fotoğraflarını çekiyorum. İlk önce şiir yarışmasının sonuçları açıklanıp dereceye girenlere ödülleri veriliyor. Sonra kompozisyon dalında ödül alanlar sahneye çağrılıyor. Kompozisyon dalında ikinci olan Ertan Kalender açıklanınca, yüzümü salona çeviriyorum. Ertan, komşum Zeki’nin oğlu, Zeki burada mı diye etrafa bakıyorum. Protokolün birkaç sıra arkasında oturan Zeki’yi görüyorum. Tören bittikten sonra Zeki’nin yanına geçiyorum. Oğlu Ertan, eşi Yasemin, Zeki ve onlarla gelen Yalçın’ın fotoğrafını çekiyorum. Biraz konuştuktan sonra gazeteye gideceğimi söyleyerek yanlarından ayrılıyorum. Otoparktan çıkarken, karşı kaldırımda bir sokak köpeği havlıyor. İçimde bir yer, yaşamın görüntüsü bozuluyor, diyor.

Muhammed Murat Köprülü

*Cemal Süreya’nın Kahvaltı adlı şiirinden alıntıdır.

NOT: TEMRİN DERGİSİ 31.sayısında yayınlanan öyküm.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Görüş, istek ve önerilerinizi bekliyorum.