16 Ocak 2012

KİTAP VE KÂĞIT VARDI

Kitaplara kaçardım. İşsizlikten, mutsuzluktan, yalnızlıktan, sevdiğim kadınla sürüklendiğim perişanlıktan, kış günü karşı dama sığınan martıdan, yaz günü çatlayan topraktan, düzenlenmesi bitmek bilmeyen kaldırımlarda yürümekten, geceden, gündüzden, zamanın kendisinden, düşünmenin yere gerilmiş bir ip gibi oluşundan, bana kalmıyor kinin başına gelen bana kalsa’dan, inkârın kabullenmeye varan yazgısından, hayattan değil de hayatın yaşanma biçiminden kaçardım kitaplara. Bu teneffüs etmekti hayatı, etle kemiğin arasına sıkışmış canı çıkartıp yaşamaktı bir bakıma. İşte böyle başladım kitaplarda var olmaya.

Kitap mı istedi, yoksa ben mi, bilemiyorum, okudukça hayatın kimi zaman akış yönünün tersine kimin zaman akış yönünün önüne geçmeye çalışanlara meydan okurken buldum kendimi. Anakara nerede bitiyor, nerede başlıyor gökyüzü pek kestirilmese de, bunların arasında tuhaf tuhaf yüzüme bakan insanlara, otomobil seslerine, gökyüzünü betonlaştıran büyük binalara, hafta sonları parklara doluşan insanlara, süslenmiş camekânlara, sokak arası arabesk meyhanelerine, çocukların parlayan gözlerine, sokaktan eksik olmayan seyyar satıcıların naralarına, zamanla acıyan gözlerle beni süzenlere karşı ara vermeden okudum. Kitapla aramdaki ilişki gün geçtikçe ilerledi.

Hayal gücümün yönetmenliğinde, canlandırmaya başladım okuduğum her kitabı. Bu canlandırmalar esnasında gölgenin içinde bir gölge gördüm, çok silik, çabuk bulanıklaşan, ortadan kaybolmaya çalışan bir gölge… Ne yapsam da artık okuduğum her kitapta o tuhaf, o sıra dışı gölgeyi görmeye çalışıyordum. Başka türlü bir hayaldi bu. Hayalle, hayali tasarlayanı birlikte görmekti sanki. Böylece okuduğum ne varsa ilginç bir hal almaya başladı. İki gölge arasında sürüp giden mücadeleyi takip etmek, başlı başına yürüttüğüm tek işti. Zamanla burada olmak korkumu artırdı. Daha doğrusu ikisi arasındaki sis köprüsünde yürümek imkânsızdı, olsa olsa bu köprü sezilerek geçilebilirdi.

Hayal eden gölgenin, çok sonra fark ettim ki, aslında hiçbir şey anlatmadığını. İyi yazıların hepsinde, varlıklarına dair tek kanıt kitaptı. Yaşıyorlar mı, yaşıyorlarsa neredeler… Öldüler mi, öldülerse yazı kokmalı üzerlerindeki toprak.


Biliyorum, şimdilik, saatin kaç olduğunu. İçimdeki işçiler kâh ahlar kâh vahlar çekerek çalışmaya devam ediyor. Ve ben, iyi kitaplardaki hayali tasarlayanlar gibi kader süsü verilmiş bir intihar düşlüyorum. Hiçbir şey anlatmayan, insanları tedirgin etmeyecek bir ölümü…



Günün ilk ışığında, kâğıtlar arasından çekip aldığım kâğıtta bunlar yazıyordu. Yazılan hiçbir şeyi anlamadım. Ama kendimi şanslı hissediyordum, bu şehirde bu çöplükte bunca kâğıdın olduğunu sadece ben biliyordum. Günün hâsılatını çıkarmama rağmen diğer sokaktaki çöplere doğru yola koyuldum.

Muhammed Murat Köprülü