sen,
har ateşi
gördüğünde
suyu
suçlayan
telaşlı,
kış güvercinisin
kanadı
camlara vuran.
Muhammed Murat KÖPRÜLÜ
meczubun notları
eleğe takılan taşlar vardır hani.kumlar kaldıktan sonra taşların akibetini bilmeyiz.işte aynen böyle kelimeler ve sözler vardır.akibeti hakkında çokca rivayette bulunulur.bende 'insan'kelimesinin akibetini merak ediyorum ve burada bunu arıyorum.bu blogta sadece insan olacak; herşeyiyle bir insan.
6 Aralık 2014
4 Aralık 2014
Kanat Çırpmak
yüzüm
ne gökyüzüne dönük
aylak, umarsız
ne de
yere eğik
sürüngen, omurgasız
dilim,
her divanda
boyuma dayalı
bir kılıç
kını
belleğimdeki
sarnıç
bu yüz
bu dil
bu içedönük
sefer
akıncılarımı
yediler
dilim
kuru gürültü
yüzüm
yansımayan
bir görüntü
zihin okuyucuları
gayp sevicileri
pür-ü pak!!
anlam
çırılçıplak
Muhammed Murat Köprülü
30 Mayıs 2012
MAYIS NOTLARI
….
Seni
ne zaman düşünsem
altlı üstlü hayatlardan
pavyon gibi ışıklandırılmış sokaklarından
kurtuluyor şehir
…
Yok, kimsenin gideceği bir yere
Herkes aslında kendi kadar kapalı
Sohbetlerde sahte farkındalık
Şehirden gitmek istiyorum yalanı
….
Seni
ne zaman düşünsem
izin veriyorsun karanlığa.
Bakiresin henüz
Doğuyorsun aydınlığa
doğurabildiğin kadar
Çığlıklarından korkma!
…
Önümde kâğıt kalem
Veysel’in Kara Toprak’ı gibi
iştahlı bir o kadar dişi
Bense ortasındayım
doğru-yanlış, eski-yeni
…
Aynı mizansen
Zaman insan güden çoban
…
Gökyüzünün madeni yeryüzü
İnsanın madeni insan
…
Bu gün sadece karaladım yazdıklarımı
altını değil üstünü çizdim
Sesin sessizliği değil midir ki yazı
Duymadım incindiğini
saymazsak kalemin cızırtısını
…
Edip Cansever’den başka bir şey okumuyorum. Ruhi Bey, Amerikan Bilardosu, konak, Gelmiş Bulundum… Yatma zamanı geldi anlaşılan. …
Seni
ne zaman düşünsem
altlı üstlü hayatlardan
pavyon gibi ışıklandırılmış sokaklarından
kurtuluyor şehir
…
Yok, kimsenin gideceği bir yere
Herkes aslında kendi kadar kapalı
Sohbetlerde sahte farkındalık
Şehirden gitmek istiyorum yalanı
….
Seni
ne zaman düşünsem
izin veriyorsun karanlığa.
Bakiresin henüz
Doğuyorsun aydınlığa
doğurabildiğin kadar
Çığlıklarından korkma!
…
Önümde kâğıt kalem
Veysel’in Kara Toprak’ı gibi
iştahlı bir o kadar dişi
Bense ortasındayım
doğru-yanlış, eski-yeni
…
Aynı mizansen
Zaman insan güden çoban
…
Gökyüzünün madeni yeryüzü
İnsanın madeni insan
…
Bu gün sadece karaladım yazdıklarımı
altını değil üstünü çizdim
Sesin sessizliği değil midir ki yazı
Duymadım incindiğini
saymazsak kalemin cızırtısını
…
Edip Cansever’den başka bir şey okumuyorum. Ruhi Bey, Amerikan Bilardosu, konak, Gelmiş Bulundum… Yatma zamanı geldi anlaşılan. …
23 Mart 2012
Yaşam Tek Kişiliktir
Sözün verildiği gün biliyordum, tutulmayacağını. Anahtarının olduğu halde kapının zilini çalmaktır bu bir bakıma. Ben geldim bak yine aynı saatte, uzun iki kere bastım zile, içerde ne olduğunu biliyorum ama görmek istemiyorum, demektir. Çünkü görmediği her şeyde yanılma payı vardır insanın. İşte ben o payın yıllardır sadık yaşayanıyım. Yıllardır tanımadığım insanlarla o pay etrafında alışverişte bulundum, âşık oldum, kavga ettim, hüzünlendim, mutlu oldum, şakalaştım, kitap okudum, yazı yazdım.
Gün geldi başka kapıların anahtarlarını cebime koydum. Değişik saatlerden bir akşam yedi buçuğunu belirledim kendime, tek uzun iki kısa çaldım zili de. Sabah saatlerinde ayrıldım evden. Sokakta oynamaya; ilk gençlikte PierLoti’nin arkasında sigara içmeye; okula, dershaneye; miting alanlarına; kızlarla buluşmaya, erkeklerle dövüşmeye; pek fazla olmasa da işe; kitap almaya; sırf canım istiyor diye yürümeye çıktım evden. Öksürdüm, eğer geleceğimi haber vermediysem insanlara, onların yanına girerken.
İçimden geldiği gibi yaşadım. İçinde olduğum şeylerin, dışarıdan nasıl gözüktüğünü görmeye çalıştım sadece. Çünkü kırık, yıpranan, ıskalanan, harap edilen, şimdi olmaz sonra denilen şeylerin bir hafızası var. Herkesi birbirine benzeten ve birbirinden ayıran, bilinmezlik ve güçlülük bakımından zamandan sonra ilk sırayı alabilecek bir hafıza… Doğaya, sanata, yapılara, felsefeye ve bilime sinmiş, insana bu yollardan en çok da başka bir insandan taşındı bu hafıza. Garip gelecek ama ne zaman tekrar tekrar karşılaşsam bu hafızayla, ömür denilen sürenin iki kişinin birlikte yaşayamayacağı kadar dar olduğunu düşünürüm. Yaşam tek kişiliktir. Kör noktalara düşen ışıksa din ve sanattır.
İşte ne zaman biri haber verip gelse, anahtarı olduğu halde zili çalsa ve bulunduğum ortama öksürüğü kendinden önce gelse irkilir ve midemde bir bulantı duyarım. Kendimden, gözümün gördüklerinden, aklımdan geçen düşünceden şüphe duyarım. Orada küçülür, oradan duyulur duyulmaz bir gidiyorum’la kalkar kendi kapıma varırım. Anahtarla kapıyı açar ‘Ben Ruhi Bey, Ruhi Bey nasılsınız?’ derim.
Muhammed Murat Köprülü
Not: Ömer Seyfettin’in YÜKSEK ÖKÇELER hikâyesini okuduktan sonra kaleme alınmış bir yazıdır. Bulabilen YÜKSEK ÖKÇELER hikâyesini mutlaka okumalı.
Gün geldi başka kapıların anahtarlarını cebime koydum. Değişik saatlerden bir akşam yedi buçuğunu belirledim kendime, tek uzun iki kısa çaldım zili de. Sabah saatlerinde ayrıldım evden. Sokakta oynamaya; ilk gençlikte PierLoti’nin arkasında sigara içmeye; okula, dershaneye; miting alanlarına; kızlarla buluşmaya, erkeklerle dövüşmeye; pek fazla olmasa da işe; kitap almaya; sırf canım istiyor diye yürümeye çıktım evden. Öksürdüm, eğer geleceğimi haber vermediysem insanlara, onların yanına girerken.
İçimden geldiği gibi yaşadım. İçinde olduğum şeylerin, dışarıdan nasıl gözüktüğünü görmeye çalıştım sadece. Çünkü kırık, yıpranan, ıskalanan, harap edilen, şimdi olmaz sonra denilen şeylerin bir hafızası var. Herkesi birbirine benzeten ve birbirinden ayıran, bilinmezlik ve güçlülük bakımından zamandan sonra ilk sırayı alabilecek bir hafıza… Doğaya, sanata, yapılara, felsefeye ve bilime sinmiş, insana bu yollardan en çok da başka bir insandan taşındı bu hafıza. Garip gelecek ama ne zaman tekrar tekrar karşılaşsam bu hafızayla, ömür denilen sürenin iki kişinin birlikte yaşayamayacağı kadar dar olduğunu düşünürüm. Yaşam tek kişiliktir. Kör noktalara düşen ışıksa din ve sanattır.
İşte ne zaman biri haber verip gelse, anahtarı olduğu halde zili çalsa ve bulunduğum ortama öksürüğü kendinden önce gelse irkilir ve midemde bir bulantı duyarım. Kendimden, gözümün gördüklerinden, aklımdan geçen düşünceden şüphe duyarım. Orada küçülür, oradan duyulur duyulmaz bir gidiyorum’la kalkar kendi kapıma varırım. Anahtarla kapıyı açar ‘Ben Ruhi Bey, Ruhi Bey nasılsınız?’ derim.
Muhammed Murat Köprülü
Not: Ömer Seyfettin’in YÜKSEK ÖKÇELER hikâyesini okuduktan sonra kaleme alınmış bir yazıdır. Bulabilen YÜKSEK ÖKÇELER hikâyesini mutlaka okumalı.
29 Şubat 2012
Dört Yılda Bir Gelen Artık Yıl Serzenişi
Çekilmiş teslim bayrağı gibi
yürüyor insanlar
Neyin ve kimin karşısına dikilseler
artık dalgalanmıyorlar
Ayak uydurmaktan çirkin bir halaya
dans etmeyi unuttular
bu rüzgârla, şu fırtınayla
Müziklerini duyup kalksalar
dönerler çok geçmeden o halaya
Sevgi
uzaklık belirtir artık
-bir nevi mesafe ölçü birimi-
Ne ile ve kimin arasında kalsa
vazgeçilir orada
Orada vazgeçer insanlardan
Artık nasılsa
çekilmiş teslim bayrağıdır insan
türlü bahanelerle zamana
Muhammed Murat Köprülü
yürüyor insanlar
Neyin ve kimin karşısına dikilseler
artık dalgalanmıyorlar
Ayak uydurmaktan çirkin bir halaya
dans etmeyi unuttular
bu rüzgârla, şu fırtınayla
Müziklerini duyup kalksalar
dönerler çok geçmeden o halaya
Sevgi
uzaklık belirtir artık
-bir nevi mesafe ölçü birimi-
Ne ile ve kimin arasında kalsa
vazgeçilir orada
Orada vazgeçer insanlardan
Artık nasılsa
çekilmiş teslim bayrağıdır insan
türlü bahanelerle zamana
Muhammed Murat Köprülü
21 Şubat 2012
KİTLE İMHA SİLAHLARI
Atom reaktörünün ya da biyolojik, kimyasal bir silahın çalışması için televizyon kumandası, bilgisayarın enter tuşu, her yere bağlanan cep telefonları, sürüsüne bereket radyolar ve gazeteler yeterlidir artık. Ego ibresi ışık hızına vuran, ömürleri yaşamak istediklerinin hızlarına yetmeyen bir tuhaf insan türedi bu kitle imha(iletişim) silahlarından. Gerçeği ‘google’da arayan, sosyal paylaşım sitelerinde türlü teşhircilik işlerine girişen ‘modern’ insan türü yeni bir ahlak, sanat ve siyaset üretiyor.
İnsanlar arasındaki hukuku belirleyen bu iletişim silahları, en katı yasalardan daha caydırıcı, verilen teşvik primlerinden daha özendiricidir. Ortaya çıkardığı insan ise, kendini tanıma yönünden özürlü, çevresini taklit eden bir hal içindedir. Bir sıkımlık barut gibi her yaz yenisi çıkan şarkılarla kendilerini eğlendirdiği düşünen bu ‘uydurulmuş’ insan, geçen yaz dinlediği şarkıyı hatırlamadığı gibi kendini de hatırlamamaktadır.
Sürat koşucusu gibi sonraki adımı, önceki adımından hep daha hızlı olan bu uydurulmuş insanın önüne, iletişim silahları tarafından gerçekçi ya da romantik bir yazar, düşünür koyulmuyor. ‘Kadını keskin bıçak/ Taze kan gibi sıcak’ dizeleri Necip Fazıl Kısakürek’in Canım İstanbul şiirinde geçmektedir. Bundan birkaç yıl önce müzik dünyamızın ustalarından gösterilen birinin şarkısında ‘Kendimden kaçak/ Yârim keskin bıçak’ dizeleri bulunmaktadır. Necip Fazıl Kısakürek’in şiirindeki dizeleri ne kadar anımsattığını, farkın ‘kadını’ ve ‘yârim’ olduğunu görmüşsünüzdür. İşte kitle imha(iletişim) silahlarından türeyen, okumayan bu insanlar için sanat ‘kopyala/yapıştır’ mantığındadır. Bu örnek karşıma keşke ‘tek kötü örnek’ olarak çıksaydı. Film senaryosu olarak yazılmış fakat dizi yapılan geçen sezonlarda televizyonda oynayan ‘Kalpsiz Adam’ ise iki bin yapımı ‘Return To Me( Kalbim Seninle)’den kopyala/yapıştıra bir diğer örnektir. Yaratıcı olmadıkları halde değerlerinin üstünde ilgi alanların düşünür, yazar olarak gösteren bu imha(iletişim) silahlarının ne kadar tehlikeli bir insan türettiğini gözler önüne sermek istedim.
Zamanın temizleyici, düzeltici tarafının olduğunu düşünmek bu durumlarda en büyük yanılgı ve tembelliktir. Eğer değişmesi, düzelmesi için bir şey yapılmazsa zamanın herhangi bir yapıcı etkisini göremeyeceğiz. Bu yüzyıl, kitle imha(iletişim) silahlarının şekillendirdiği değerler dizisinin(paradigmanın) kıskacındadır çünkü. Yaşamda yeni, orijinal nefeslere ihtiyacı var ve bu ihtiyaç kitle imha(iletişim) silahlarından, insanın biricik kurtuluşudur.
Muhammed Murat Köprülü
İnsanlar arasındaki hukuku belirleyen bu iletişim silahları, en katı yasalardan daha caydırıcı, verilen teşvik primlerinden daha özendiricidir. Ortaya çıkardığı insan ise, kendini tanıma yönünden özürlü, çevresini taklit eden bir hal içindedir. Bir sıkımlık barut gibi her yaz yenisi çıkan şarkılarla kendilerini eğlendirdiği düşünen bu ‘uydurulmuş’ insan, geçen yaz dinlediği şarkıyı hatırlamadığı gibi kendini de hatırlamamaktadır.
Sürat koşucusu gibi sonraki adımı, önceki adımından hep daha hızlı olan bu uydurulmuş insanın önüne, iletişim silahları tarafından gerçekçi ya da romantik bir yazar, düşünür koyulmuyor. ‘Kadını keskin bıçak/ Taze kan gibi sıcak’ dizeleri Necip Fazıl Kısakürek’in Canım İstanbul şiirinde geçmektedir. Bundan birkaç yıl önce müzik dünyamızın ustalarından gösterilen birinin şarkısında ‘Kendimden kaçak/ Yârim keskin bıçak’ dizeleri bulunmaktadır. Necip Fazıl Kısakürek’in şiirindeki dizeleri ne kadar anımsattığını, farkın ‘kadını’ ve ‘yârim’ olduğunu görmüşsünüzdür. İşte kitle imha(iletişim) silahlarından türeyen, okumayan bu insanlar için sanat ‘kopyala/yapıştır’ mantığındadır. Bu örnek karşıma keşke ‘tek kötü örnek’ olarak çıksaydı. Film senaryosu olarak yazılmış fakat dizi yapılan geçen sezonlarda televizyonda oynayan ‘Kalpsiz Adam’ ise iki bin yapımı ‘Return To Me( Kalbim Seninle)’den kopyala/yapıştıra bir diğer örnektir. Yaratıcı olmadıkları halde değerlerinin üstünde ilgi alanların düşünür, yazar olarak gösteren bu imha(iletişim) silahlarının ne kadar tehlikeli bir insan türettiğini gözler önüne sermek istedim.
Zamanın temizleyici, düzeltici tarafının olduğunu düşünmek bu durumlarda en büyük yanılgı ve tembelliktir. Eğer değişmesi, düzelmesi için bir şey yapılmazsa zamanın herhangi bir yapıcı etkisini göremeyeceğiz. Bu yüzyıl, kitle imha(iletişim) silahlarının şekillendirdiği değerler dizisinin(paradigmanın) kıskacındadır çünkü. Yaşamda yeni, orijinal nefeslere ihtiyacı var ve bu ihtiyaç kitle imha(iletişim) silahlarından, insanın biricik kurtuluşudur.
Muhammed Murat Köprülü
Bilmez Miyim Hiç
yalnızlığın üstüne kilitleyip kapıyı
çıksam diyorum dışarı
püfür püfür ıslık çalsa rüzgâr
söylemese garipliğimin şarkısını
ama hiç söylemese şu yapraklar
bilmez miyim sandınız, kararında yaşamayı
çocuklar indirse içimin çerçevesini, camını
kursağı dolu dönse yuvasına tüm güvercinler
denize, ormana ve dağa karşı
yürüyecekmiş gibi bakmasa şu şehirler
bilmez miyim sandınız, kararında yaşamayı
yalnızlığın üstüne kilitleyip kapıyı
çıksam diyorum dışarı
çilingirci bir aşk
açar yine yalnızlığın kapısını
muhammed murat köprülü
çıksam diyorum dışarı
püfür püfür ıslık çalsa rüzgâr
söylemese garipliğimin şarkısını
ama hiç söylemese şu yapraklar
bilmez miyim sandınız, kararında yaşamayı
çocuklar indirse içimin çerçevesini, camını
kursağı dolu dönse yuvasına tüm güvercinler
denize, ormana ve dağa karşı
yürüyecekmiş gibi bakmasa şu şehirler
bilmez miyim sandınız, kararında yaşamayı
yalnızlığın üstüne kilitleyip kapıyı
çıksam diyorum dışarı
çilingirci bir aşk
açar yine yalnızlığın kapısını
muhammed murat köprülü
Şiirden Çok Şey Beklenen Günler…
Epey eski bir göğün altında, ilk kez yaşanıyormuş hissine ihtiyaç duymanın ön koşul olduğu, suların altında kalma tehlikesi yaşayan karalar gibi zihnin hayat karşısında parça kaybettiği zamanlar ki, insan bir kıskaçla yaşadığı ömre tutturulmuş gibidir. Başlayan yaşamın kusursuz taklidinin her nefes alışı, yerini aldığı yaşamı solduruyor; soldukça silikleşen görüntüsünün durup hatırlanması bile imkânsızlaşıyor. Bir gölge sadece, taklidinin ulaşamayacağı ve oluşturamayacağı…
Bu kusursuz taklit evrende iyi, dürüst insanlar bilirler kötü olmanın inceliklerini. Etten, kemikten anlamadan nasıl sıyrılır can ve nasıl yakılır bilirler kolayca. Ne yara alan ne de yaralayan sorumluluk taşır, nasılsa böyle gelmiş böyle gider inancı sinmiştir maktulle katilin ruhuna. Ve hesap, bir matematik terimi olmaktan çıkar kısaca.
Ah şu çalışmak yok mu, koşar adım yaşamak, tükenmek hızlıca. Çalışmaya kaptırmak kendini, unutmanın kolay yolu… Bir aşkı, saati, çevredeki insanları ve olup bitenleri, yemek yemeyi bile unutturan insan zihninin icadıdır çalışmak. Yaşamanın araçları amaçlara dönüştüğünde elbet ayaklardır baş olan, bu kusursuz taklit evrende.
Bir şiirden çok şey beklenen günlerdir, işte bunlar. Şiir ötesine değil de, yerine almış onca şeyin soluklaştırdığı yaşamın gölgesine getirse insanı, nasıl olurdu dünya kimbilir…
Muhammed Murat KÖPRÜLÜ
Bu kusursuz taklit evrende iyi, dürüst insanlar bilirler kötü olmanın inceliklerini. Etten, kemikten anlamadan nasıl sıyrılır can ve nasıl yakılır bilirler kolayca. Ne yara alan ne de yaralayan sorumluluk taşır, nasılsa böyle gelmiş böyle gider inancı sinmiştir maktulle katilin ruhuna. Ve hesap, bir matematik terimi olmaktan çıkar kısaca.
Ah şu çalışmak yok mu, koşar adım yaşamak, tükenmek hızlıca. Çalışmaya kaptırmak kendini, unutmanın kolay yolu… Bir aşkı, saati, çevredeki insanları ve olup bitenleri, yemek yemeyi bile unutturan insan zihninin icadıdır çalışmak. Yaşamanın araçları amaçlara dönüştüğünde elbet ayaklardır baş olan, bu kusursuz taklit evrende.
Bir şiirden çok şey beklenen günlerdir, işte bunlar. Şiir ötesine değil de, yerine almış onca şeyin soluklaştırdığı yaşamın gölgesine getirse insanı, nasıl olurdu dünya kimbilir…
Muhammed Murat KÖPRÜLÜ
Vicdan
İştahı bitmiyor makinenin
Daha dün Ortadoğu’da
Toprağını makiye gelin etmiş Balkanlar’da
Güneşten kara kınalar yakan Afrika’da
Dişleriyle çiğneyip tükürdü beni
Çocuklarım oldu hepsi farklı
Sarısı, esmeri, kumralı
Daha dün Hiroşima’da
İstanbul’u yar gibi sakınan Anafartalar’da
Naaşlarıyla boy attılar arşa kadar
Muhammed Murat Köprülü
Daha dün Ortadoğu’da
Toprağını makiye gelin etmiş Balkanlar’da
Güneşten kara kınalar yakan Afrika’da
Dişleriyle çiğneyip tükürdü beni
Çocuklarım oldu hepsi farklı
Sarısı, esmeri, kumralı
Daha dün Hiroşima’da
İstanbul’u yar gibi sakınan Anafartalar’da
Naaşlarıyla boy attılar arşa kadar
Muhammed Murat Köprülü
Gri Martılar Beyaz Martılar
gökyüzünde yalnız uçuyorlar
o gri ve beyaz martılar
sakın! sanma,
bizim içi, bizimle kaldılar
o gri ve beyaz martılar
yuvaları sanki derin ve dar bir mezar
orada birbirine saklandı martılar
sakın! sanma
biz değildik onlar,
birbirilerine sokulan o gri ve beyaz martılar
tek damla hava kalmışçasına
boğuşup durduk nefes almak adına
ömrünün ecza dolabı gibi kullandığın
ellerim, dudaklarım geriye kaldılar
şimdi
çabuk yorulan gündüzleri, zinde uzun akşamlarıyla
başlayan sonhabar
bir de
o gri ve beyaz martılar
Muhammed Murat Köprülü
o gri ve beyaz martılar
sakın! sanma,
bizim içi, bizimle kaldılar
o gri ve beyaz martılar
yuvaları sanki derin ve dar bir mezar
orada birbirine saklandı martılar
sakın! sanma
biz değildik onlar,
birbirilerine sokulan o gri ve beyaz martılar
tek damla hava kalmışçasına
boğuşup durduk nefes almak adına
ömrünün ecza dolabı gibi kullandığın
ellerim, dudaklarım geriye kaldılar
şimdi
çabuk yorulan gündüzleri, zinde uzun akşamlarıyla
başlayan sonhabar
bir de
o gri ve beyaz martılar
Muhammed Murat Köprülü
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)