….
Seni
ne zaman düşünsem
altlı üstlü hayatlardan
pavyon gibi ışıklandırılmış sokaklarından
kurtuluyor şehir
…
Yok, kimsenin gideceği bir yere
Herkes aslında kendi kadar kapalı
Sohbetlerde sahte farkındalık
Şehirden gitmek istiyorum yalanı
….
Seni
ne zaman düşünsem
izin veriyorsun karanlığa.
Bakiresin henüz
Doğuyorsun aydınlığa
doğurabildiğin kadar
Çığlıklarından korkma!
…
Önümde kâğıt kalem
Veysel’in Kara Toprak’ı gibi
iştahlı bir o kadar dişi
Bense ortasındayım
doğru-yanlış, eski-yeni
…
Aynı mizansen
Zaman insan güden
çoban
…
Gökyüzünün madeni yeryüzü
İnsanın madeni insan
…
Bu gün
sadece karaladım yazdıklarımı
altını değil üstünü çizdim
Sesin sessizliği değil midir ki yazı
Duymadım incindiğini
saymazsak kalemin cızırtısını
…
Edip Cansever’den başka bir şey okumuyorum. Ruhi Bey, Amerikan Bilardosu, konak, Gelmiş Bulundum… Yatma zamanı geldi anlaşılan.
…
eleğe takılan taşlar vardır hani.kumlar kaldıktan sonra taşların akibetini bilmeyiz.işte aynen böyle kelimeler ve sözler vardır.akibeti hakkında çokca rivayette bulunulur.bende 'insan'kelimesinin akibetini merak ediyorum ve burada bunu arıyorum.bu blogta sadece insan olacak; herşeyiyle bir insan.
30 Mayıs 2012
23 Mart 2012
Yaşam Tek Kişiliktir
Sözün verildiği gün biliyordum, tutulmayacağını. Anahtarının olduğu halde kapının zilini çalmaktır bu bir bakıma. Ben geldim bak yine aynı saatte, uzun iki kere bastım zile, içerde ne olduğunu biliyorum ama görmek istemiyorum, demektir. Çünkü görmediği her şeyde yanılma payı vardır insanın. İşte ben o payın yıllardır sadık yaşayanıyım. Yıllardır tanımadığım insanlarla o pay etrafında alışverişte bulundum, âşık oldum, kavga ettim, hüzünlendim, mutlu oldum, şakalaştım, kitap okudum, yazı yazdım.
Gün geldi başka kapıların anahtarlarını cebime koydum. Değişik saatlerden bir akşam yedi buçuğunu belirledim kendime, tek uzun iki kısa çaldım zili de. Sabah saatlerinde ayrıldım evden. Sokakta oynamaya; ilk gençlikte PierLoti’nin arkasında sigara içmeye; okula, dershaneye; miting alanlarına; kızlarla buluşmaya, erkeklerle dövüşmeye; pek fazla olmasa da işe; kitap almaya; sırf canım istiyor diye yürümeye çıktım evden. Öksürdüm, eğer geleceğimi haber vermediysem insanlara, onların yanına girerken.
İçimden geldiği gibi yaşadım. İçinde olduğum şeylerin, dışarıdan nasıl gözüktüğünü görmeye çalıştım sadece. Çünkü kırık, yıpranan, ıskalanan, harap edilen, şimdi olmaz sonra denilen şeylerin bir hafızası var. Herkesi birbirine benzeten ve birbirinden ayıran, bilinmezlik ve güçlülük bakımından zamandan sonra ilk sırayı alabilecek bir hafıza… Doğaya, sanata, yapılara, felsefeye ve bilime sinmiş, insana bu yollardan en çok da başka bir insandan taşındı bu hafıza. Garip gelecek ama ne zaman tekrar tekrar karşılaşsam bu hafızayla, ömür denilen sürenin iki kişinin birlikte yaşayamayacağı kadar dar olduğunu düşünürüm. Yaşam tek kişiliktir. Kör noktalara düşen ışıksa din ve sanattır.
İşte ne zaman biri haber verip gelse, anahtarı olduğu halde zili çalsa ve bulunduğum ortama öksürüğü kendinden önce gelse irkilir ve midemde bir bulantı duyarım. Kendimden, gözümün gördüklerinden, aklımdan geçen düşünceden şüphe duyarım. Orada küçülür, oradan duyulur duyulmaz bir gidiyorum’la kalkar kendi kapıma varırım. Anahtarla kapıyı açar ‘Ben Ruhi Bey, Ruhi Bey nasılsınız?’ derim.
Muhammed Murat Köprülü
Not: Ömer Seyfettin’in YÜKSEK ÖKÇELER hikâyesini okuduktan sonra kaleme alınmış bir yazıdır. Bulabilen YÜKSEK ÖKÇELER hikâyesini mutlaka okumalı.
Gün geldi başka kapıların anahtarlarını cebime koydum. Değişik saatlerden bir akşam yedi buçuğunu belirledim kendime, tek uzun iki kısa çaldım zili de. Sabah saatlerinde ayrıldım evden. Sokakta oynamaya; ilk gençlikte PierLoti’nin arkasında sigara içmeye; okula, dershaneye; miting alanlarına; kızlarla buluşmaya, erkeklerle dövüşmeye; pek fazla olmasa da işe; kitap almaya; sırf canım istiyor diye yürümeye çıktım evden. Öksürdüm, eğer geleceğimi haber vermediysem insanlara, onların yanına girerken.
İçimden geldiği gibi yaşadım. İçinde olduğum şeylerin, dışarıdan nasıl gözüktüğünü görmeye çalıştım sadece. Çünkü kırık, yıpranan, ıskalanan, harap edilen, şimdi olmaz sonra denilen şeylerin bir hafızası var. Herkesi birbirine benzeten ve birbirinden ayıran, bilinmezlik ve güçlülük bakımından zamandan sonra ilk sırayı alabilecek bir hafıza… Doğaya, sanata, yapılara, felsefeye ve bilime sinmiş, insana bu yollardan en çok da başka bir insandan taşındı bu hafıza. Garip gelecek ama ne zaman tekrar tekrar karşılaşsam bu hafızayla, ömür denilen sürenin iki kişinin birlikte yaşayamayacağı kadar dar olduğunu düşünürüm. Yaşam tek kişiliktir. Kör noktalara düşen ışıksa din ve sanattır.
İşte ne zaman biri haber verip gelse, anahtarı olduğu halde zili çalsa ve bulunduğum ortama öksürüğü kendinden önce gelse irkilir ve midemde bir bulantı duyarım. Kendimden, gözümün gördüklerinden, aklımdan geçen düşünceden şüphe duyarım. Orada küçülür, oradan duyulur duyulmaz bir gidiyorum’la kalkar kendi kapıma varırım. Anahtarla kapıyı açar ‘Ben Ruhi Bey, Ruhi Bey nasılsınız?’ derim.
Muhammed Murat Köprülü
Not: Ömer Seyfettin’in YÜKSEK ÖKÇELER hikâyesini okuduktan sonra kaleme alınmış bir yazıdır. Bulabilen YÜKSEK ÖKÇELER hikâyesini mutlaka okumalı.
29 Şubat 2012
Dört Yılda Bir Gelen Artık Yıl Serzenişi
Çekilmiş teslim bayrağı gibi
yürüyor insanlar
Neyin ve kimin karşısına dikilseler
artık dalgalanmıyorlar
Ayak uydurmaktan çirkin bir halaya
dans etmeyi unuttular
bu rüzgârla, şu fırtınayla
Müziklerini duyup kalksalar
dönerler çok geçmeden o halaya
Sevgi
uzaklık belirtir artık
-bir nevi mesafe ölçü birimi-
Ne ile ve kimin arasında kalsa
vazgeçilir orada
Orada vazgeçer insanlardan
Artık nasılsa
çekilmiş teslim bayrağıdır insan
türlü bahanelerle zamana
Muhammed Murat Köprülü
yürüyor insanlar
Neyin ve kimin karşısına dikilseler
artık dalgalanmıyorlar
Ayak uydurmaktan çirkin bir halaya
dans etmeyi unuttular
bu rüzgârla, şu fırtınayla
Müziklerini duyup kalksalar
dönerler çok geçmeden o halaya
Sevgi
uzaklık belirtir artık
-bir nevi mesafe ölçü birimi-
Ne ile ve kimin arasında kalsa
vazgeçilir orada
Orada vazgeçer insanlardan
Artık nasılsa
çekilmiş teslim bayrağıdır insan
türlü bahanelerle zamana
Muhammed Murat Köprülü
21 Şubat 2012
KİTLE İMHA SİLAHLARI
Atom reaktörünün ya da biyolojik, kimyasal bir silahın çalışması için televizyon kumandası, bilgisayarın enter tuşu, her yere bağlanan cep telefonları, sürüsüne bereket radyolar ve gazeteler yeterlidir artık. Ego ibresi ışık hızına vuran, ömürleri yaşamak istediklerinin hızlarına yetmeyen bir tuhaf insan türedi bu kitle imha(iletişim) silahlarından. Gerçeği ‘google’da arayan, sosyal paylaşım sitelerinde türlü teşhircilik işlerine girişen ‘modern’ insan türü yeni bir ahlak, sanat ve siyaset üretiyor.
İnsanlar arasındaki hukuku belirleyen bu iletişim silahları, en katı yasalardan daha caydırıcı, verilen teşvik primlerinden daha özendiricidir. Ortaya çıkardığı insan ise, kendini tanıma yönünden özürlü, çevresini taklit eden bir hal içindedir. Bir sıkımlık barut gibi her yaz yenisi çıkan şarkılarla kendilerini eğlendirdiği düşünen bu ‘uydurulmuş’ insan, geçen yaz dinlediği şarkıyı hatırlamadığı gibi kendini de hatırlamamaktadır.
Sürat koşucusu gibi sonraki adımı, önceki adımından hep daha hızlı olan bu uydurulmuş insanın önüne, iletişim silahları tarafından gerçekçi ya da romantik bir yazar, düşünür koyulmuyor. ‘Kadını keskin bıçak/ Taze kan gibi sıcak’ dizeleri Necip Fazıl Kısakürek’in Canım İstanbul şiirinde geçmektedir. Bundan birkaç yıl önce müzik dünyamızın ustalarından gösterilen birinin şarkısında ‘Kendimden kaçak/ Yârim keskin bıçak’ dizeleri bulunmaktadır. Necip Fazıl Kısakürek’in şiirindeki dizeleri ne kadar anımsattığını, farkın ‘kadını’ ve ‘yârim’ olduğunu görmüşsünüzdür. İşte kitle imha(iletişim) silahlarından türeyen, okumayan bu insanlar için sanat ‘kopyala/yapıştır’ mantığındadır. Bu örnek karşıma keşke ‘tek kötü örnek’ olarak çıksaydı. Film senaryosu olarak yazılmış fakat dizi yapılan geçen sezonlarda televizyonda oynayan ‘Kalpsiz Adam’ ise iki bin yapımı ‘Return To Me( Kalbim Seninle)’den kopyala/yapıştıra bir diğer örnektir. Yaratıcı olmadıkları halde değerlerinin üstünde ilgi alanların düşünür, yazar olarak gösteren bu imha(iletişim) silahlarının ne kadar tehlikeli bir insan türettiğini gözler önüne sermek istedim.
Zamanın temizleyici, düzeltici tarafının olduğunu düşünmek bu durumlarda en büyük yanılgı ve tembelliktir. Eğer değişmesi, düzelmesi için bir şey yapılmazsa zamanın herhangi bir yapıcı etkisini göremeyeceğiz. Bu yüzyıl, kitle imha(iletişim) silahlarının şekillendirdiği değerler dizisinin(paradigmanın) kıskacındadır çünkü. Yaşamda yeni, orijinal nefeslere ihtiyacı var ve bu ihtiyaç kitle imha(iletişim) silahlarından, insanın biricik kurtuluşudur.
Muhammed Murat Köprülü
İnsanlar arasındaki hukuku belirleyen bu iletişim silahları, en katı yasalardan daha caydırıcı, verilen teşvik primlerinden daha özendiricidir. Ortaya çıkardığı insan ise, kendini tanıma yönünden özürlü, çevresini taklit eden bir hal içindedir. Bir sıkımlık barut gibi her yaz yenisi çıkan şarkılarla kendilerini eğlendirdiği düşünen bu ‘uydurulmuş’ insan, geçen yaz dinlediği şarkıyı hatırlamadığı gibi kendini de hatırlamamaktadır.
Sürat koşucusu gibi sonraki adımı, önceki adımından hep daha hızlı olan bu uydurulmuş insanın önüne, iletişim silahları tarafından gerçekçi ya da romantik bir yazar, düşünür koyulmuyor. ‘Kadını keskin bıçak/ Taze kan gibi sıcak’ dizeleri Necip Fazıl Kısakürek’in Canım İstanbul şiirinde geçmektedir. Bundan birkaç yıl önce müzik dünyamızın ustalarından gösterilen birinin şarkısında ‘Kendimden kaçak/ Yârim keskin bıçak’ dizeleri bulunmaktadır. Necip Fazıl Kısakürek’in şiirindeki dizeleri ne kadar anımsattığını, farkın ‘kadını’ ve ‘yârim’ olduğunu görmüşsünüzdür. İşte kitle imha(iletişim) silahlarından türeyen, okumayan bu insanlar için sanat ‘kopyala/yapıştır’ mantığındadır. Bu örnek karşıma keşke ‘tek kötü örnek’ olarak çıksaydı. Film senaryosu olarak yazılmış fakat dizi yapılan geçen sezonlarda televizyonda oynayan ‘Kalpsiz Adam’ ise iki bin yapımı ‘Return To Me( Kalbim Seninle)’den kopyala/yapıştıra bir diğer örnektir. Yaratıcı olmadıkları halde değerlerinin üstünde ilgi alanların düşünür, yazar olarak gösteren bu imha(iletişim) silahlarının ne kadar tehlikeli bir insan türettiğini gözler önüne sermek istedim.
Zamanın temizleyici, düzeltici tarafının olduğunu düşünmek bu durumlarda en büyük yanılgı ve tembelliktir. Eğer değişmesi, düzelmesi için bir şey yapılmazsa zamanın herhangi bir yapıcı etkisini göremeyeceğiz. Bu yüzyıl, kitle imha(iletişim) silahlarının şekillendirdiği değerler dizisinin(paradigmanın) kıskacındadır çünkü. Yaşamda yeni, orijinal nefeslere ihtiyacı var ve bu ihtiyaç kitle imha(iletişim) silahlarından, insanın biricik kurtuluşudur.
Muhammed Murat Köprülü
Bilmez Miyim Hiç
yalnızlığın üstüne kilitleyip kapıyı
çıksam diyorum dışarı
püfür püfür ıslık çalsa rüzgâr
söylemese garipliğimin şarkısını
ama hiç söylemese şu yapraklar
bilmez miyim sandınız, kararında yaşamayı
çocuklar indirse içimin çerçevesini, camını
kursağı dolu dönse yuvasına tüm güvercinler
denize, ormana ve dağa karşı
yürüyecekmiş gibi bakmasa şu şehirler
bilmez miyim sandınız, kararında yaşamayı
yalnızlığın üstüne kilitleyip kapıyı
çıksam diyorum dışarı
çilingirci bir aşk
açar yine yalnızlığın kapısını
muhammed murat köprülü
çıksam diyorum dışarı
püfür püfür ıslık çalsa rüzgâr
söylemese garipliğimin şarkısını
ama hiç söylemese şu yapraklar
bilmez miyim sandınız, kararında yaşamayı
çocuklar indirse içimin çerçevesini, camını
kursağı dolu dönse yuvasına tüm güvercinler
denize, ormana ve dağa karşı
yürüyecekmiş gibi bakmasa şu şehirler
bilmez miyim sandınız, kararında yaşamayı
yalnızlığın üstüne kilitleyip kapıyı
çıksam diyorum dışarı
çilingirci bir aşk
açar yine yalnızlığın kapısını
muhammed murat köprülü
Şiirden Çok Şey Beklenen Günler…
Epey eski bir göğün altında, ilk kez yaşanıyormuş hissine ihtiyaç duymanın ön koşul olduğu, suların altında kalma tehlikesi yaşayan karalar gibi zihnin hayat karşısında parça kaybettiği zamanlar ki, insan bir kıskaçla yaşadığı ömre tutturulmuş gibidir. Başlayan yaşamın kusursuz taklidinin her nefes alışı, yerini aldığı yaşamı solduruyor; soldukça silikleşen görüntüsünün durup hatırlanması bile imkânsızlaşıyor. Bir gölge sadece, taklidinin ulaşamayacağı ve oluşturamayacağı…
Bu kusursuz taklit evrende iyi, dürüst insanlar bilirler kötü olmanın inceliklerini. Etten, kemikten anlamadan nasıl sıyrılır can ve nasıl yakılır bilirler kolayca. Ne yara alan ne de yaralayan sorumluluk taşır, nasılsa böyle gelmiş böyle gider inancı sinmiştir maktulle katilin ruhuna. Ve hesap, bir matematik terimi olmaktan çıkar kısaca.
Ah şu çalışmak yok mu, koşar adım yaşamak, tükenmek hızlıca. Çalışmaya kaptırmak kendini, unutmanın kolay yolu… Bir aşkı, saati, çevredeki insanları ve olup bitenleri, yemek yemeyi bile unutturan insan zihninin icadıdır çalışmak. Yaşamanın araçları amaçlara dönüştüğünde elbet ayaklardır baş olan, bu kusursuz taklit evrende.
Bir şiirden çok şey beklenen günlerdir, işte bunlar. Şiir ötesine değil de, yerine almış onca şeyin soluklaştırdığı yaşamın gölgesine getirse insanı, nasıl olurdu dünya kimbilir…
Muhammed Murat KÖPRÜLÜ
Bu kusursuz taklit evrende iyi, dürüst insanlar bilirler kötü olmanın inceliklerini. Etten, kemikten anlamadan nasıl sıyrılır can ve nasıl yakılır bilirler kolayca. Ne yara alan ne de yaralayan sorumluluk taşır, nasılsa böyle gelmiş böyle gider inancı sinmiştir maktulle katilin ruhuna. Ve hesap, bir matematik terimi olmaktan çıkar kısaca.
Ah şu çalışmak yok mu, koşar adım yaşamak, tükenmek hızlıca. Çalışmaya kaptırmak kendini, unutmanın kolay yolu… Bir aşkı, saati, çevredeki insanları ve olup bitenleri, yemek yemeyi bile unutturan insan zihninin icadıdır çalışmak. Yaşamanın araçları amaçlara dönüştüğünde elbet ayaklardır baş olan, bu kusursuz taklit evrende.
Bir şiirden çok şey beklenen günlerdir, işte bunlar. Şiir ötesine değil de, yerine almış onca şeyin soluklaştırdığı yaşamın gölgesine getirse insanı, nasıl olurdu dünya kimbilir…
Muhammed Murat KÖPRÜLÜ
Vicdan
İştahı bitmiyor makinenin
Daha dün Ortadoğu’da
Toprağını makiye gelin etmiş Balkanlar’da
Güneşten kara kınalar yakan Afrika’da
Dişleriyle çiğneyip tükürdü beni
Çocuklarım oldu hepsi farklı
Sarısı, esmeri, kumralı
Daha dün Hiroşima’da
İstanbul’u yar gibi sakınan Anafartalar’da
Naaşlarıyla boy attılar arşa kadar
Muhammed Murat Köprülü
Daha dün Ortadoğu’da
Toprağını makiye gelin etmiş Balkanlar’da
Güneşten kara kınalar yakan Afrika’da
Dişleriyle çiğneyip tükürdü beni
Çocuklarım oldu hepsi farklı
Sarısı, esmeri, kumralı
Daha dün Hiroşima’da
İstanbul’u yar gibi sakınan Anafartalar’da
Naaşlarıyla boy attılar arşa kadar
Muhammed Murat Köprülü
Gri Martılar Beyaz Martılar
gökyüzünde yalnız uçuyorlar
o gri ve beyaz martılar
sakın! sanma,
bizim içi, bizimle kaldılar
o gri ve beyaz martılar
yuvaları sanki derin ve dar bir mezar
orada birbirine saklandı martılar
sakın! sanma
biz değildik onlar,
birbirilerine sokulan o gri ve beyaz martılar
tek damla hava kalmışçasına
boğuşup durduk nefes almak adına
ömrünün ecza dolabı gibi kullandığın
ellerim, dudaklarım geriye kaldılar
şimdi
çabuk yorulan gündüzleri, zinde uzun akşamlarıyla
başlayan sonhabar
bir de
o gri ve beyaz martılar
Muhammed Murat Köprülü
o gri ve beyaz martılar
sakın! sanma,
bizim içi, bizimle kaldılar
o gri ve beyaz martılar
yuvaları sanki derin ve dar bir mezar
orada birbirine saklandı martılar
sakın! sanma
biz değildik onlar,
birbirilerine sokulan o gri ve beyaz martılar
tek damla hava kalmışçasına
boğuşup durduk nefes almak adına
ömrünün ecza dolabı gibi kullandığın
ellerim, dudaklarım geriye kaldılar
şimdi
çabuk yorulan gündüzleri, zinde uzun akşamlarıyla
başlayan sonhabar
bir de
o gri ve beyaz martılar
Muhammed Murat Köprülü
Garip Kasımpatı
yürüdüğüm yollar sıkmasaydı ayağımı
belki sevebilirdim
bu sefil yalnızlığı
çokça düşünmezdim
açacak mevsimi bulamayan kasımpatıyı.
Muhammed Murat Köprülü.
belki sevebilirdim
bu sefil yalnızlığı
çokça düşünmezdim
açacak mevsimi bulamayan kasımpatıyı.
Muhammed Murat Köprülü.
BİR DELİNİN NOTLARI
Kimi sehpanın, kimi komidinin hatta televizyonun üstünde duran iğne oyalarında, dantellerde bir çift göz vardır. İlerleyen yaşlarında gözlük takan belki gözlerinin nurunu kaybeden, o iğne oyası işleyen, dantel işçisi kadınlar seni seyrediyor, fark ediyor danteldeki o figür, iğne oyasındaki o ince ilmek sen oluyorsundur. Kendini bir dantel deseni ile özdeşleştirmenin kimi saçma, kimi doğru; kimi rüya kimi gerçek düşüncelerinden bir yaranın kabuğunu sıyırır gibi çekip alıyorsundur kendini.
Yalnızlık bile yalnızlık olmuyor nedense. Ve sen çekmecelerinde naftalin olan, odaları sabun kokan bu evde düşlüyorsundur düşlemesine de ama neyi…
…
Oysa küçük bir erkek çocuğuydun kuş avlamalarına giderken cebinde torpil taşıyan. Ne zaman arkadaşların sapanlarını çıkarsa cebindeki torpili patlatıp kuşları kaçıran bir erkek çocuğuydun. Kendine neden bu kadar merhamet besledin… Sonra öğrendin birer birer ya da öğrettiler kendine acımayı, kendinden kaçmayı ve nefret etmeyi. Kabullenmek en zor dersti ve güvenmekten kırık notlar aldın. – Kim bilir aldatılmayı istedin belki.-
…
Düşlüyorsundur dedim ya, düşündüklerin ise çok farklı. Sözgelimi arı kovanı gibi vızıldayan işleyen şu hayata, burnunun dibinde başlayan sokağa çıkarak karışmayı; sokaktan caddeye, caddenden anayola doğru büyümeyi düşünüyorsundur. Kadınlar adamlar şehri uğultularla dolduran namussuz kalabalık/Yorgun kalabalık iyi kalabalık alaycı düzenbaz kalabalık/
Bir karışsam içlerine bir uysam biraz gülmesem/
Ertesi gün kim bilir nasıl yaşarım…/ dizeleri mıhlıyordur seni yerine. Düşüncenin arkasına saklanma ustalığı geliştirdin ya da öyle kımıltısız, cansız yaşıyorsundur süs bitkisi gibi. Diyelim ki bunu seziyordun da önceden biteceğini bildiğin ilişkilere çevirdin yüzünü. Acıya döndün ya ilan etmiş oluyordun yenilmekten, terk edilmekten korkmadığını.
Şimdilerde kendin için yeni bir şeyler edindin. İnsanlar arasında yürümenin, insanların içlerinden geçmek olmadığını ve senden önceki bütün delilerin bildiği bir şey anlatmanın illa ki anlaşılmak gerekmediği anlayabildin.
Muhammed Murat KÖPRÜLÜ
Yalnızlık bile yalnızlık olmuyor nedense. Ve sen çekmecelerinde naftalin olan, odaları sabun kokan bu evde düşlüyorsundur düşlemesine de ama neyi…
…
Oysa küçük bir erkek çocuğuydun kuş avlamalarına giderken cebinde torpil taşıyan. Ne zaman arkadaşların sapanlarını çıkarsa cebindeki torpili patlatıp kuşları kaçıran bir erkek çocuğuydun. Kendine neden bu kadar merhamet besledin… Sonra öğrendin birer birer ya da öğrettiler kendine acımayı, kendinden kaçmayı ve nefret etmeyi. Kabullenmek en zor dersti ve güvenmekten kırık notlar aldın. – Kim bilir aldatılmayı istedin belki.-
…
Düşlüyorsundur dedim ya, düşündüklerin ise çok farklı. Sözgelimi arı kovanı gibi vızıldayan işleyen şu hayata, burnunun dibinde başlayan sokağa çıkarak karışmayı; sokaktan caddeye, caddenden anayola doğru büyümeyi düşünüyorsundur. Kadınlar adamlar şehri uğultularla dolduran namussuz kalabalık/Yorgun kalabalık iyi kalabalık alaycı düzenbaz kalabalık/
Bir karışsam içlerine bir uysam biraz gülmesem/
Ertesi gün kim bilir nasıl yaşarım…/ dizeleri mıhlıyordur seni yerine. Düşüncenin arkasına saklanma ustalığı geliştirdin ya da öyle kımıltısız, cansız yaşıyorsundur süs bitkisi gibi. Diyelim ki bunu seziyordun da önceden biteceğini bildiğin ilişkilere çevirdin yüzünü. Acıya döndün ya ilan etmiş oluyordun yenilmekten, terk edilmekten korkmadığını.
Şimdilerde kendin için yeni bir şeyler edindin. İnsanlar arasında yürümenin, insanların içlerinden geçmek olmadığını ve senden önceki bütün delilerin bildiği bir şey anlatmanın illa ki anlaşılmak gerekmediği anlayabildin.
Muhammed Murat KÖPRÜLÜ
Ben Kim Miyim?
Süleymaniye’de doğdum. Süleymaniye devlet hastanesi… Uzun sarı-siyah saçlarımın, büyük kirpikler gibi gözlerime düştüğü yıllarda Cem Karaca yurda dönmeye hazırlanıyordu –ki yurt benim için evle sokak arasındaki yerdi.-
Mahalledeki erkek çocukların sayısını ikiye bölüp minyatür kaleli maçlar en sosyal eğlencemizdi. Kızlarla seksek ya da saklambaç oynardık. Mahallemizdeki en büyük bina - dört katlı- yıllarca Almanya’da çalışmış olan Kazım Amca’ya aitti. Karne günlerinde mahalle çocuklarını kapıda bekleyen Kazım Amca, Alman çikolataları dağıtırdı ‘herkese’. Çocuk dünyamızın en popüler şarkısıydı nakaratı kolay diye ‘Ceviz Ağacı’ ve Barış Manço’nun ‘Ayı’sı.
Tebeşir tozunu öksürdüğümüz yıllarda karne hediyeleri teşekkür için normal bisiklet, takdir içinse vitesli bisikletlerdi. Bilgisayarın esamisi okunmuyordu. Bizlerin sokaklarda terlediği, annelerin arkadaşlar için de salçalı ekmek arası hazırladığı dönemin sonlarıydı. Televizyonda tonton, gözlüklü, kısa boylu bir adam ‘yurt’ için büyülü sözler söylüyordu. Bir on beş yirmi yıl sonra bu tonton adamın aslında bizi bizden koparıp ‘ben’ çağına sürüklediğini öğrendik ve o tontonluk gözlerimizde Gargamer’e dönüştü.
Annelerimiz de artık tedirginlik başlıyordu. Sokağın sapa bir yerine ‘atari salonu’ açılmıştı. Sosyalleşmek, eğlenmek için ‘atari salonunda’ bir oyunun bedeli vardı. Mahalle arasındaki kaleler çok ses yapıyor diye kaldırılıyor, yerlerine ‘apartman’ denilen gecekondu bozması binalar yükselmeye başlıyordu. ‘Ben’in büyük sıçrayışı karşısında, ‘biz’in muhafazakârlığı, paylaşma isteği, ötekileştirmeyen hoşgörüsü birazdan kesilip afiyetle yenecek bir koyunun bakışları gibiydi.
Doksanlı yılların ikinci yarısında –bizim ortaokul ve lise çağımız- söz hakkı yine büyüklerindi, bize düşen suyu ilk sırada içmekti ama su bulanıktı artık. Şehrin hemen hemen yerinde şehre göçenlerin kurduğu köy ve kasaba dernekleri ‘yerel yönetimleri’ belirlemeye başlıyordu. En azından bu derneklerin karışımından bir belediye meclisi oluşuyordu. ‘Hemşerilik’ yardımlaşmaktan çok adam kayırmaya dönüyordu. Nereli olduğumuz sorusu sinsice içimize girmişti. Birbirimizden ayrı ama birlikte tek yaptığımız şey ‘Süper Baba’yı izlemekti televizyondan.
İki binli yıllar krizle açılıyordu önümüzde. Bizler ise üniversite harçlarıyla, burslarla tanışıyorduk henüz. O güne kadar hiç girmediğimiz, bahsetmediğimiz ‘siyaset, dünya düzeni, adalet’ vb. kavramlar muhabbetlerimizin içine girer oluyordu. Tam bir savrulma dönemiydi işte bu. Orman kanunun geçerli olduğu modern dünyada, bizler Yunus Emre’yle, Mevlana’yla yolumuzu bulmaya çalışıyorduk. Çoğu arkadaşımız, dostumuz anti deprasanlarla bu dönemde karşılaştı. Sözlerin yanlış anlaşılacağından çekinenler de, iş bulma kaygısıyla muktedirlere yanaşanlar da oldu. Klasik romanları okurken öykündüğümüz hayatları bir bir aldatmaya, aldatmayanları ise haber yapıp televizyonda ‘’bu devirde böyle insan zor bulunur’’ demeye başladık.
Geldiğimiz nokta ise, ‘biz’ denilen sosyal hayatın temel olgusu yerine ‘ben’ diyen, sosyal paylaşım sitelerinde türlü teşhircilik olayına girişen, gerçeği google’da arayan, kendi tarafında olmayanı bertaraf eden insan yığınlarıyız. Bu modern çağda çıkan bunca ses anca böyle bir sessizlik eder.
Muhammed Murat Köprülü
Mahalledeki erkek çocukların sayısını ikiye bölüp minyatür kaleli maçlar en sosyal eğlencemizdi. Kızlarla seksek ya da saklambaç oynardık. Mahallemizdeki en büyük bina - dört katlı- yıllarca Almanya’da çalışmış olan Kazım Amca’ya aitti. Karne günlerinde mahalle çocuklarını kapıda bekleyen Kazım Amca, Alman çikolataları dağıtırdı ‘herkese’. Çocuk dünyamızın en popüler şarkısıydı nakaratı kolay diye ‘Ceviz Ağacı’ ve Barış Manço’nun ‘Ayı’sı.
Tebeşir tozunu öksürdüğümüz yıllarda karne hediyeleri teşekkür için normal bisiklet, takdir içinse vitesli bisikletlerdi. Bilgisayarın esamisi okunmuyordu. Bizlerin sokaklarda terlediği, annelerin arkadaşlar için de salçalı ekmek arası hazırladığı dönemin sonlarıydı. Televizyonda tonton, gözlüklü, kısa boylu bir adam ‘yurt’ için büyülü sözler söylüyordu. Bir on beş yirmi yıl sonra bu tonton adamın aslında bizi bizden koparıp ‘ben’ çağına sürüklediğini öğrendik ve o tontonluk gözlerimizde Gargamer’e dönüştü.
Annelerimiz de artık tedirginlik başlıyordu. Sokağın sapa bir yerine ‘atari salonu’ açılmıştı. Sosyalleşmek, eğlenmek için ‘atari salonunda’ bir oyunun bedeli vardı. Mahalle arasındaki kaleler çok ses yapıyor diye kaldırılıyor, yerlerine ‘apartman’ denilen gecekondu bozması binalar yükselmeye başlıyordu. ‘Ben’in büyük sıçrayışı karşısında, ‘biz’in muhafazakârlığı, paylaşma isteği, ötekileştirmeyen hoşgörüsü birazdan kesilip afiyetle yenecek bir koyunun bakışları gibiydi.
Doksanlı yılların ikinci yarısında –bizim ortaokul ve lise çağımız- söz hakkı yine büyüklerindi, bize düşen suyu ilk sırada içmekti ama su bulanıktı artık. Şehrin hemen hemen yerinde şehre göçenlerin kurduğu köy ve kasaba dernekleri ‘yerel yönetimleri’ belirlemeye başlıyordu. En azından bu derneklerin karışımından bir belediye meclisi oluşuyordu. ‘Hemşerilik’ yardımlaşmaktan çok adam kayırmaya dönüyordu. Nereli olduğumuz sorusu sinsice içimize girmişti. Birbirimizden ayrı ama birlikte tek yaptığımız şey ‘Süper Baba’yı izlemekti televizyondan.
İki binli yıllar krizle açılıyordu önümüzde. Bizler ise üniversite harçlarıyla, burslarla tanışıyorduk henüz. O güne kadar hiç girmediğimiz, bahsetmediğimiz ‘siyaset, dünya düzeni, adalet’ vb. kavramlar muhabbetlerimizin içine girer oluyordu. Tam bir savrulma dönemiydi işte bu. Orman kanunun geçerli olduğu modern dünyada, bizler Yunus Emre’yle, Mevlana’yla yolumuzu bulmaya çalışıyorduk. Çoğu arkadaşımız, dostumuz anti deprasanlarla bu dönemde karşılaştı. Sözlerin yanlış anlaşılacağından çekinenler de, iş bulma kaygısıyla muktedirlere yanaşanlar da oldu. Klasik romanları okurken öykündüğümüz hayatları bir bir aldatmaya, aldatmayanları ise haber yapıp televizyonda ‘’bu devirde böyle insan zor bulunur’’ demeye başladık.
Geldiğimiz nokta ise, ‘biz’ denilen sosyal hayatın temel olgusu yerine ‘ben’ diyen, sosyal paylaşım sitelerinde türlü teşhircilik olayına girişen, gerçeği google’da arayan, kendi tarafında olmayanı bertaraf eden insan yığınlarıyız. Bu modern çağda çıkan bunca ses anca böyle bir sessizlik eder.
Muhammed Murat Köprülü
NAKİL
Yürüyorum, iki yanımda uzanan evlerin balkonlarında akşamsefaları açmakta. Meriç’e yaklaştıkça evlerin yerini barlar, ordu evi, iki büyük çay bahçesi ve sık olmayan orman örtüsü alıyor. Barların cız tak tepinmelerinden, ordu evinin insanı insandan arındıran ciddiyetinden, çay bahçelerinin lüzumsuz anı biriktirmesinden sıyrılıp bir an önce Meriç’te bulmak istiyorum kendimi. Mehmet Akif Ormanı’na yürüyüp, Meriç’in göğsüne kollarını atmış bir ağacın altında oturuyorum.
Dokunmaya kalksam tutacağımı düşündüğüm Selimiye Camii’ne bakıyorum. Etraf iyice sakinleşiyor, bir FM bandında bir cızırtı, şanslıysa bir ses yakalamaya çalışan biri gibi kulağımı her bir tarafa dayıyorum. Bir bakıma gittikçe daralan ve sonunda çatallaşan yolda nereye gideceğimi arıyorum.
Benden çok önce dedemlerin Vardar kıyılarında kalmak mı, gitmek mi kararını alma anları sanki Vardar’a düşmüş ve şimdi Meriç’e bakan gözlerimle kıyıya çekiliyor. Onların şehirleri, ülkeleri geride bırakan kaderleri, bende vücut buluyor. Adını duyduklarım, duymadıklarım bir hayalet gibi çevremi sarıyor. Sizin en azından göçerken yanınızda sizinle gelecek birileri vardı, diye sesleniyorum onlara. Elimle bu kader yumağını Meriç’e yuvarlayıp, Selimiye’nin minarelerindeki sarı ışığa çeviriyorum gözlerimi. Selimiye’deki sarı ışığa baktıkça, sararıp soluyor gece. Limon rengi bir gece… taşı, toprağı, insanı sarıp sarmalıyor. Ağacın gövdesinin desenini sırtıma çıkaracak kadar, ağaca yaslanıyorum. Halimin bu senfonisine ‘Terketmedi Sevdan Beni’ eşlik ediyor.
Gidip en başta, Seni değiştirmek ve sana güzel görünmek için olmadığım bir adama dönüştürme beni. Bana olmayacak sözler verecek kadına da dönüştürme kendini. Olduğumuz gibi kalıp bağışlayalım karakterlerimizi., diyebilmeliydim ona. Şimdi, Olmadığın biri gibi yaşadığın şeyler gerçek midir?, diye soruyorum kendime. Dişlerim sıkılı, yüzüm gergin; midemde bir bulantı hissediyorum. Toparlanıp eve gitmek istiyorum. Midemdeki tiksinti yerime sabitliyor beni, her an Meriç’e öğürebilirim. Gitmek mi, kalmak mı sorusuna maruz kalan kader hayaletlerinden, olmadığım birini olmadığı kendisiyle terkeden bir sevgiliden kurtulmaya çalışıyorum. Bir görüntü, bir ses, bir ‘şey’ arıyorum kendime. Tam bu sırada bir kalk gidelim, n’olursun kalk gidelim diyor bana. Görmeyi ertelediğin ters laleyi görmeyiver, n’olacak sanki. Ses gittikçe yaklaşıyor, hemen oracıktan uzaklaşıyorum. Birkaç adımda bir, beni takip ediyor mu diye dönüp arkama bakıyorum. Koşmaya başlıyorum, kalk gidelim konuşmaya devam ediyor. ‘‘İlk önce arka sokaklarının geniş olduğu için beğendiğin bu şehri terket artık. Fahri bekçisi gibi her gece adımladığın Ayşekadın, Baca, fakülte, Selimiye Çarşısı gerilerde kaldı.’’ Kalk gidelim konuştukça haklılıktan aldığı pay, büyüdükçe büyüyor. Artık o bir konuşuyor, ben onla ona katılıyorum. Biri cama çıksa ‘Girme içeri, bu şehir öldü. Akrabalarına git ama burada yaşamayanlara. Hiç kimsen olmasa bile git, ne duruyorsun.’diye seslenecek kadar cüretkârlığı kendimde hissediyorum.
Nihayet eve giriyorum. Dolaptan bir şişe suyu çıkartıp içiyorum. Evi paylaştığım arkadaşlardan biri:
- Dersin kaçta bitiyor? Eğer erkense, ev sahibine kirayı götürsen iyi olacak, diyor.
- Ben… eve dönüyorum. Eşyaları toplayacağım, akşamüzeri de bu şehirden ayrılacağım, diyorum.
Bu sözün ardından bütün ev ayaklanıyor. İkna çabalarını, üniversite diplomasının gerekliliği gibi akıl çelme oyunları, bizi yarı yolda bırakacaksın gibi duygu yüklü konuşmalar izliyor. Oturduğum yerden odama geçiyorum. Boş valizleri odanın ortasına koyuyorum. Kalk gidelim’in ‘aferin’ sesi gibi geliyor ilk açtığım valizin fermuar sesi. Çok geçmeden arkadaşlardan biri telefonla yanıma geliyor.
- Al, babanla seninle konuşmak istiyor, dedi.
- Alo, efendim baba.
- İstanbul’a dönüyormuşsun, bekle beni eşyaları taşımak için sana yardımcı olurum. Belki ters laleyi görür ve İstanbul’a birlikte döneriz, olur mu?
- Hiç gerek yok. Bir saate biter işim.
- Ben otogardayım. Biletimi aldım bile, üçe saate oradayım.
- Tamam, baba, sen bilirsin.
- Anneni arayıp söyleyeyim akşama ne yemek hazırlasın bize?
- Gerek yok bir şey yapmasın.
Telefonu yatağın üzerine koyup, valizleri doldurmaya başlıyorum. İç çamaşırları, gömlekler, pantolonlar, ayakkabılar, tişörtler vs… valizler tamam. Defterlere bakıyor, işime yarayacakları bir kenara ayırıyorum. Defterlerin birinin giriş sayfasına, Edirne’ye geldiğim ilk günü, hissettiklerimi, yapacaklarımı, uzak duracaklarımı yazmışım. Anılardan apar topar toplanıp salona geçiyorum. Salona girişim bir anda kesiyor bütün konuşmaları. Arkadaşlarımın gözlerinde söz başlama telaşı bir alevleniyor bir sönüyor.‘Babam gelmek üzeredir, ben valizleri kapatayım.’diyerek odadan ayrılıyorum. Odaya geçtiğimde valizleri kapamaya başlıyorum. Zil sesi duyuluyor, ardından babamın sesi ve hoşgeldinler, nasılsınlar. Son bavulu kapatırken babam odaya giriyor. ‘ Dur, yardım edeyim.’diyor.
Valizi kapattıktan sonra ben yatağa, o sandalyeye oturuyor. Uzun uzun seyrediyoruz birbirimizi. Babamla ilk kez hayatımda bu odada karşılaşıyor gibiyim. Babam konuşmaya başlıyor. Bir güneş tutulması gibi yaşadığı seksenli yıllardan başlıyor söze. Babam konuştukça, bir kavganın ortasında ya da ötekilerin bildirilerine karşı bildiri yazarken bulabilirim kendimi. Sesi birden buruşuyor babamın. Siyasi yasaklı liderlerin, siyasete döndüğü yıllarda, davanın kar-zarar anlayışına döndüğünü, mahallenin duvarlarına kırmızı boyalar yazılmasın diye erketede beklediği arkadaşlarının çil yavrusu gibi Özal’ın yamaçlarına çıktığını söylüyor. Neyse ki sesinin ahengi, gömleğindeki ütü izindeki annemi, anlatarak kendine geliyor. Onu görmek için teyzesinin evine bir gün boya yapmak, diğer gün hal hatır sormak, başka gün ise teyzesinin mahallesini de kurtarılmış bölge olması gerektiğini söyleyerek gittiğinden bahsediyor. Anneannemin evine bakan teyzesinin bahçesinde annemi görmenin saadetinin keyfini tekrardan yaşıyor. Yaşımızı eşitleyip akılımıza gelen soruların boyunun ölçüsünü alıyor, kısa cevaplar veriyoruz. Eğleniyor, kısa paslaşmalarla kimin kim olduğunu unutuveriyoruz.
- Hazırsan gidelim, diyor babam.
- Hayır, ben kalacağım, diye cevap veriyorum.
- O zaman bana Edirne tava ciğeri ısmarla kerata.
Tava ciğeri yiyip, ters laleyi gördükten sonra babamı otogara bırakıyorum. Anneme çok selam söyle, diyip otobüse binen babama el sallıyorum.
Babamı uğurlayıp eve geliyor ve odama geçiyorum. Kalk gidelim’in gittiğini ve babamın kapatmama yardımcı olduğu valizin fermuarının tam çekilmediğini farkediyorum.
MUHAMMED MURAT KÖPRÜLÜ
NOT: TEMRİN DERGİSİ 26.sayısında yayınlanan öyküm
Dokunmaya kalksam tutacağımı düşündüğüm Selimiye Camii’ne bakıyorum. Etraf iyice sakinleşiyor, bir FM bandında bir cızırtı, şanslıysa bir ses yakalamaya çalışan biri gibi kulağımı her bir tarafa dayıyorum. Bir bakıma gittikçe daralan ve sonunda çatallaşan yolda nereye gideceğimi arıyorum.
Benden çok önce dedemlerin Vardar kıyılarında kalmak mı, gitmek mi kararını alma anları sanki Vardar’a düşmüş ve şimdi Meriç’e bakan gözlerimle kıyıya çekiliyor. Onların şehirleri, ülkeleri geride bırakan kaderleri, bende vücut buluyor. Adını duyduklarım, duymadıklarım bir hayalet gibi çevremi sarıyor. Sizin en azından göçerken yanınızda sizinle gelecek birileri vardı, diye sesleniyorum onlara. Elimle bu kader yumağını Meriç’e yuvarlayıp, Selimiye’nin minarelerindeki sarı ışığa çeviriyorum gözlerimi. Selimiye’deki sarı ışığa baktıkça, sararıp soluyor gece. Limon rengi bir gece… taşı, toprağı, insanı sarıp sarmalıyor. Ağacın gövdesinin desenini sırtıma çıkaracak kadar, ağaca yaslanıyorum. Halimin bu senfonisine ‘Terketmedi Sevdan Beni’ eşlik ediyor.
Gidip en başta, Seni değiştirmek ve sana güzel görünmek için olmadığım bir adama dönüştürme beni. Bana olmayacak sözler verecek kadına da dönüştürme kendini. Olduğumuz gibi kalıp bağışlayalım karakterlerimizi., diyebilmeliydim ona. Şimdi, Olmadığın biri gibi yaşadığın şeyler gerçek midir?, diye soruyorum kendime. Dişlerim sıkılı, yüzüm gergin; midemde bir bulantı hissediyorum. Toparlanıp eve gitmek istiyorum. Midemdeki tiksinti yerime sabitliyor beni, her an Meriç’e öğürebilirim. Gitmek mi, kalmak mı sorusuna maruz kalan kader hayaletlerinden, olmadığım birini olmadığı kendisiyle terkeden bir sevgiliden kurtulmaya çalışıyorum. Bir görüntü, bir ses, bir ‘şey’ arıyorum kendime. Tam bu sırada bir kalk gidelim, n’olursun kalk gidelim diyor bana. Görmeyi ertelediğin ters laleyi görmeyiver, n’olacak sanki. Ses gittikçe yaklaşıyor, hemen oracıktan uzaklaşıyorum. Birkaç adımda bir, beni takip ediyor mu diye dönüp arkama bakıyorum. Koşmaya başlıyorum, kalk gidelim konuşmaya devam ediyor. ‘‘İlk önce arka sokaklarının geniş olduğu için beğendiğin bu şehri terket artık. Fahri bekçisi gibi her gece adımladığın Ayşekadın, Baca, fakülte, Selimiye Çarşısı gerilerde kaldı.’’ Kalk gidelim konuştukça haklılıktan aldığı pay, büyüdükçe büyüyor. Artık o bir konuşuyor, ben onla ona katılıyorum. Biri cama çıksa ‘Girme içeri, bu şehir öldü. Akrabalarına git ama burada yaşamayanlara. Hiç kimsen olmasa bile git, ne duruyorsun.’diye seslenecek kadar cüretkârlığı kendimde hissediyorum.
Nihayet eve giriyorum. Dolaptan bir şişe suyu çıkartıp içiyorum. Evi paylaştığım arkadaşlardan biri:
- Dersin kaçta bitiyor? Eğer erkense, ev sahibine kirayı götürsen iyi olacak, diyor.
- Ben… eve dönüyorum. Eşyaları toplayacağım, akşamüzeri de bu şehirden ayrılacağım, diyorum.
Bu sözün ardından bütün ev ayaklanıyor. İkna çabalarını, üniversite diplomasının gerekliliği gibi akıl çelme oyunları, bizi yarı yolda bırakacaksın gibi duygu yüklü konuşmalar izliyor. Oturduğum yerden odama geçiyorum. Boş valizleri odanın ortasına koyuyorum. Kalk gidelim’in ‘aferin’ sesi gibi geliyor ilk açtığım valizin fermuar sesi. Çok geçmeden arkadaşlardan biri telefonla yanıma geliyor.
- Al, babanla seninle konuşmak istiyor, dedi.
- Alo, efendim baba.
- İstanbul’a dönüyormuşsun, bekle beni eşyaları taşımak için sana yardımcı olurum. Belki ters laleyi görür ve İstanbul’a birlikte döneriz, olur mu?
- Hiç gerek yok. Bir saate biter işim.
- Ben otogardayım. Biletimi aldım bile, üçe saate oradayım.
- Tamam, baba, sen bilirsin.
- Anneni arayıp söyleyeyim akşama ne yemek hazırlasın bize?
- Gerek yok bir şey yapmasın.
Telefonu yatağın üzerine koyup, valizleri doldurmaya başlıyorum. İç çamaşırları, gömlekler, pantolonlar, ayakkabılar, tişörtler vs… valizler tamam. Defterlere bakıyor, işime yarayacakları bir kenara ayırıyorum. Defterlerin birinin giriş sayfasına, Edirne’ye geldiğim ilk günü, hissettiklerimi, yapacaklarımı, uzak duracaklarımı yazmışım. Anılardan apar topar toplanıp salona geçiyorum. Salona girişim bir anda kesiyor bütün konuşmaları. Arkadaşlarımın gözlerinde söz başlama telaşı bir alevleniyor bir sönüyor.‘Babam gelmek üzeredir, ben valizleri kapatayım.’diyerek odadan ayrılıyorum. Odaya geçtiğimde valizleri kapamaya başlıyorum. Zil sesi duyuluyor, ardından babamın sesi ve hoşgeldinler, nasılsınlar. Son bavulu kapatırken babam odaya giriyor. ‘ Dur, yardım edeyim.’diyor.
Valizi kapattıktan sonra ben yatağa, o sandalyeye oturuyor. Uzun uzun seyrediyoruz birbirimizi. Babamla ilk kez hayatımda bu odada karşılaşıyor gibiyim. Babam konuşmaya başlıyor. Bir güneş tutulması gibi yaşadığı seksenli yıllardan başlıyor söze. Babam konuştukça, bir kavganın ortasında ya da ötekilerin bildirilerine karşı bildiri yazarken bulabilirim kendimi. Sesi birden buruşuyor babamın. Siyasi yasaklı liderlerin, siyasete döndüğü yıllarda, davanın kar-zarar anlayışına döndüğünü, mahallenin duvarlarına kırmızı boyalar yazılmasın diye erketede beklediği arkadaşlarının çil yavrusu gibi Özal’ın yamaçlarına çıktığını söylüyor. Neyse ki sesinin ahengi, gömleğindeki ütü izindeki annemi, anlatarak kendine geliyor. Onu görmek için teyzesinin evine bir gün boya yapmak, diğer gün hal hatır sormak, başka gün ise teyzesinin mahallesini de kurtarılmış bölge olması gerektiğini söyleyerek gittiğinden bahsediyor. Anneannemin evine bakan teyzesinin bahçesinde annemi görmenin saadetinin keyfini tekrardan yaşıyor. Yaşımızı eşitleyip akılımıza gelen soruların boyunun ölçüsünü alıyor, kısa cevaplar veriyoruz. Eğleniyor, kısa paslaşmalarla kimin kim olduğunu unutuveriyoruz.
- Hazırsan gidelim, diyor babam.
- Hayır, ben kalacağım, diye cevap veriyorum.
- O zaman bana Edirne tava ciğeri ısmarla kerata.
Tava ciğeri yiyip, ters laleyi gördükten sonra babamı otogara bırakıyorum. Anneme çok selam söyle, diyip otobüse binen babama el sallıyorum.
Babamı uğurlayıp eve geliyor ve odama geçiyorum. Kalk gidelim’in gittiğini ve babamın kapatmama yardımcı olduğu valizin fermuarının tam çekilmediğini farkediyorum.
MUHAMMED MURAT KÖPRÜLÜ
NOT: TEMRİN DERGİSİ 26.sayısında yayınlanan öyküm
BU OTOBÜS NEREYE GİDER?
Otobüs durağının cam panosuna yönelen bakışlarında, kendinde bir yerlere bakar gibi bir hali vardı. Cam panoya yansıyan şehrin görüntüsünde ise trafik ışıklarında bekleyen insanlar ve arabalar, yanaşan vapurlar, işportacılar, martılar, camii kuşları aynı yerlerindeydi. Çocukluğunda burası onu şaşırtacak kadar büyük, her yeri keşfedilmeye değer bir yerken; şimdi gördüğü sadece Eminönü’ydü.
Çevreden yükselen sesler kalabalıklaşarak gürültüye dönüştü. Bu gürültünün kendi içinden çıktığını düşündü. Sözgelimi ‘Akşam oldu, böyle oldu.’diye bağıran işportacının sesi, şartlar farklı olsaydı diye düşündüklerinin sesiydi. Trafikte makaslar yapıp ilerleyen arabanın motor sesi ise, nabzından bile hızlı hayaller kurduğu ilk gençlik dönemiydi. Bu tür düşünceler, yürümek için gerilmiş bir ip gibiydi, ama bu ip yükseğe değil, hemen yerin birkaç karış üstüne geriliydi. Sanki yürümek için değil de çelme takmak amacındaydı bu ip. Kendisiyle böyle uğraşırken, omzuna dokunan bir elle irkildi. Arkasına döndüğünde, gayet kibar bir genç:
- ‘Pardon, Balat Hastanesi’ne gideceğim. Bu otobüs oraya gider mi?’diye sordu.
- Evet, diye cevap verdi.
Gencin teşekkür ederim lafını kuru bir baş sallamasıyla cevapladı.
Otobüs durağındaki bekleyişi sona erdi. Otobüsün kapısının açılmasıyla birlikte, otobüsün orta sıralarında gri, dayanaklı plastikten yapılmış koltuğa oturdu. Dün ve daha önceleri bu otobüsle bir yere gitmeye çalışanların kaderleri, bir hayalet gibi otobüsün içinde dolaştığını hissedebiliyordu. Değişen yüzlerde bu kaderi kabullenmişlik ter kokusuyla karıştığında otobüsün havası gittikçe ağırlaşıyordu. Elindeki çantadan bir kâğıt mendil çıkartıp yüzünü sildi. Tam bu sırada az önce kendisine soru soran genç yanına oturdu.
Otobüsün hareket etmesiyle birlikte çevresini izlemeye koyuldu. ‘Otomatik kapı çarpabilir.’, ‘Acil çıkış’ yazılarını okudu. Otobüs ilk trafik ışığını yeni geçmesine rağmen, önünde oturanlardan biri diğerine:‘Bu rezalete bakar mısın kardeşim. Bu kadar araba şuncacık yola nasıl sığsın.’diyerek yakındı. Yanında oturan gence çevirdi bakışlarını. Kemikli yüz hatları, pek kalın olmayan kaşları, ela gözleri ve sakalsız surata sahip bu çocuk, fırsatı yakalamış gibi onunla konuşmaya başladı.
- Rahatsız ediyorum, ama otobüse binmeden önce de sormuştum size. Ben burayı pek fazla bilmiyorum. Balat Hastanesi’ne gideceğim. Ne zaman inmeliyim, bana söyler misiniz?
- Balat durağında inip, karşıya geçin. En fazla yirmi bilemedin yirmi beş adım sonra hastane karşınıza çıkar.
- Çok teşekkür ederim.
- Rica ederim, bir şey değil.
Son kez gence baktıktan sonra, iş dönüşü yorgunluğuyla başını cama yasladı. Belli bir süre geçtikten sonra birden irkilerek gözlerini açtı. Otobüs Balat durağına yanaşmak üzereydi. Yolu tarif ettiği genci aradı gözleri. Genç, kapının oradaydı ve onun dediği üzere az sonra otobüsten inecekti. Yol tarifini hatalı verdiği fark etti. Gence ‘Bir sonraki durakta inmelisin, şimdi değil.’diye seslenmek istedi ama yapamadı. Biraz fazladan yürümüş olacak, diye düşündü. Gözlerini kapatıp, başını cama yasladı. Tekrar gözlerini açtığında ineceği, durağa otobüsün yanaşmakta olduğunu gördü. Apar topar yerinden kalkarak otobüsten indi. Caddenin arka tarafında olan evine yürüdü. Eve geldiğinde annesi onu karşıladı. Elini, yüzünü yıkadıktan sonra salona geçti. Annesi mutfaktan ‘Ah be Yağız, bak ne güzel bir işin var. Askerliğini bitireli on yılı aşkın bir zaman oldu. Yaşıtlarının çocukları bile oldu, sen hala evlenmedin be oğlum.’diye seslendi. Annesinin bu serzenişine ne cevap verse konunun uzayacağını bildiğinden, annesini duymamış gibi yapmayı tercih etti. Akşam yemeğini yedikten sonra birkaç saat televizyon izleyip yatağına geçti. Yarın hafta sonuydu ve sabah on bire kadar uyuyacak olması, yorucu bir haftadan sonra teselli gibiydi onun için.
‘Mesai zamanlarında hiç geçmeyen saat, konu uyku olunca geceyi çabuk bitirip sabahı getirmede usta.’diye söylenerek yataktan kalktı. Pencereyi açıp karşı çatılardan görebildiği kadar gökyüzüne baktı. Oda içine tekrar döndüğünde yatağını toplamaya başladı. Odadaki işini halledip mutfakta kahvaltıyı hazırlayan annesinin yanına geçti. Ekmek sepetinde, ekmek olmadığını görüp ekmek ve gazete almaya çıktı. Pek konuşkan biri olmadığından alışverişi erken bitirip eve döndü. Kahvaltı masasına oturduğunda bir yandan yemek yerken bir yandan da annesinin evlilik üzerine söylediklerini dinledi. Kahvaltısını tamamlayıp bir bardak çayla masasın kenarında duran gazeteyi alıp balkona geçti. Hoşuna giden köşe yazarlarını okuduktan sonra gazetedeki diğer haberlere ve yazılara dikkatini verdi. Üçüncü sayfadaki: ‘Balat’ta tinerci vahşeti’ başlıklı haberi okumaya başladı. Haber şöyle demekteydi: ‘Dün akşamüstü saatlerinde Cengiz Nadir isimli yirmi yaşındaki genç, yolunu çeviren tinerciler tarafından bıçak darbeleriyle öldürüldü. Tinerciler olayın hemen sonrasında semt halkı tarafından yakalandı ve polise teslim edildi.’ Haberin hemen sol tarafında öldürülen gencin fotoğrafı vardı. Yağız, fotoğrafa bakakaldı. Kemikli yüz hatları, pek kalın olmayan kaşları, ela gözleri ve sakalsız suratı olan bu genci hemen çıkardı. Dün otobüste kendine yol tarifi soran gençti bu. Gazeteyi balkonda duran masanın üzerine bıraktı. Gördüğü o fotoğraf, şimdi her yeri kaplıyordu. Sözgelimi balkon duvarının düz, pürüzsüz yüzeyi, gencin sakalsız yüzü olup onu izledi. Oturduğu yerden kalkmaya çabaladı. Masanın tahta ayağına dizini çarpmasıyla, masanın gövdesine düşecek gibi oldu. Kalkmaya çalıştığı sandalyeye yığıldı. Gözü istemli istemsiz gazetedeki o fotoğrafa kaydı. Gencin, yanında oturduğu o zamana geri döndü. O anda kaldıkça, netleşen görüntü bir kâbus gibi üzerine çöktü. Kendini sebep olarak gördükçe hissettikleri karmaşık bir hal aldı. Tam bu sırada annesi balkona geldi. Yağız’a dönerek: ‘Yağız hayırdır oğlum, gazete bir haber mi var?’diye sordu. Yağız ne cevap vereceğini kestiremedi. Annesine tüm olayı anlatıp ağlamak istedi önce. Annesinin vereceği tepkiyi kestiremediğinden bunu yapmaktan vazgeçti. Yağız yüzünü annesine döndü ama bakışları ‘Ne olur konuşmayalım.’der gibiydi. Annesi sorusunu tekrarladı. Yağız kısık ve titreyen bir sesle ‘Balat’ta tinerciler yirmi yaşında bir genci öldürmüş anne.’dedi.
Muhammed Murat Köprülü
NOT: TEMRİN DERGİSİ 32.sayısında yayınlanan öyküm
Çevreden yükselen sesler kalabalıklaşarak gürültüye dönüştü. Bu gürültünün kendi içinden çıktığını düşündü. Sözgelimi ‘Akşam oldu, böyle oldu.’diye bağıran işportacının sesi, şartlar farklı olsaydı diye düşündüklerinin sesiydi. Trafikte makaslar yapıp ilerleyen arabanın motor sesi ise, nabzından bile hızlı hayaller kurduğu ilk gençlik dönemiydi. Bu tür düşünceler, yürümek için gerilmiş bir ip gibiydi, ama bu ip yükseğe değil, hemen yerin birkaç karış üstüne geriliydi. Sanki yürümek için değil de çelme takmak amacındaydı bu ip. Kendisiyle böyle uğraşırken, omzuna dokunan bir elle irkildi. Arkasına döndüğünde, gayet kibar bir genç:
- ‘Pardon, Balat Hastanesi’ne gideceğim. Bu otobüs oraya gider mi?’diye sordu.
- Evet, diye cevap verdi.
Gencin teşekkür ederim lafını kuru bir baş sallamasıyla cevapladı.
Otobüs durağındaki bekleyişi sona erdi. Otobüsün kapısının açılmasıyla birlikte, otobüsün orta sıralarında gri, dayanaklı plastikten yapılmış koltuğa oturdu. Dün ve daha önceleri bu otobüsle bir yere gitmeye çalışanların kaderleri, bir hayalet gibi otobüsün içinde dolaştığını hissedebiliyordu. Değişen yüzlerde bu kaderi kabullenmişlik ter kokusuyla karıştığında otobüsün havası gittikçe ağırlaşıyordu. Elindeki çantadan bir kâğıt mendil çıkartıp yüzünü sildi. Tam bu sırada az önce kendisine soru soran genç yanına oturdu.
Otobüsün hareket etmesiyle birlikte çevresini izlemeye koyuldu. ‘Otomatik kapı çarpabilir.’, ‘Acil çıkış’ yazılarını okudu. Otobüs ilk trafik ışığını yeni geçmesine rağmen, önünde oturanlardan biri diğerine:‘Bu rezalete bakar mısın kardeşim. Bu kadar araba şuncacık yola nasıl sığsın.’diyerek yakındı. Yanında oturan gence çevirdi bakışlarını. Kemikli yüz hatları, pek kalın olmayan kaşları, ela gözleri ve sakalsız surata sahip bu çocuk, fırsatı yakalamış gibi onunla konuşmaya başladı.
- Rahatsız ediyorum, ama otobüse binmeden önce de sormuştum size. Ben burayı pek fazla bilmiyorum. Balat Hastanesi’ne gideceğim. Ne zaman inmeliyim, bana söyler misiniz?
- Balat durağında inip, karşıya geçin. En fazla yirmi bilemedin yirmi beş adım sonra hastane karşınıza çıkar.
- Çok teşekkür ederim.
- Rica ederim, bir şey değil.
Son kez gence baktıktan sonra, iş dönüşü yorgunluğuyla başını cama yasladı. Belli bir süre geçtikten sonra birden irkilerek gözlerini açtı. Otobüs Balat durağına yanaşmak üzereydi. Yolu tarif ettiği genci aradı gözleri. Genç, kapının oradaydı ve onun dediği üzere az sonra otobüsten inecekti. Yol tarifini hatalı verdiği fark etti. Gence ‘Bir sonraki durakta inmelisin, şimdi değil.’diye seslenmek istedi ama yapamadı. Biraz fazladan yürümüş olacak, diye düşündü. Gözlerini kapatıp, başını cama yasladı. Tekrar gözlerini açtığında ineceği, durağa otobüsün yanaşmakta olduğunu gördü. Apar topar yerinden kalkarak otobüsten indi. Caddenin arka tarafında olan evine yürüdü. Eve geldiğinde annesi onu karşıladı. Elini, yüzünü yıkadıktan sonra salona geçti. Annesi mutfaktan ‘Ah be Yağız, bak ne güzel bir işin var. Askerliğini bitireli on yılı aşkın bir zaman oldu. Yaşıtlarının çocukları bile oldu, sen hala evlenmedin be oğlum.’diye seslendi. Annesinin bu serzenişine ne cevap verse konunun uzayacağını bildiğinden, annesini duymamış gibi yapmayı tercih etti. Akşam yemeğini yedikten sonra birkaç saat televizyon izleyip yatağına geçti. Yarın hafta sonuydu ve sabah on bire kadar uyuyacak olması, yorucu bir haftadan sonra teselli gibiydi onun için.
‘Mesai zamanlarında hiç geçmeyen saat, konu uyku olunca geceyi çabuk bitirip sabahı getirmede usta.’diye söylenerek yataktan kalktı. Pencereyi açıp karşı çatılardan görebildiği kadar gökyüzüne baktı. Oda içine tekrar döndüğünde yatağını toplamaya başladı. Odadaki işini halledip mutfakta kahvaltıyı hazırlayan annesinin yanına geçti. Ekmek sepetinde, ekmek olmadığını görüp ekmek ve gazete almaya çıktı. Pek konuşkan biri olmadığından alışverişi erken bitirip eve döndü. Kahvaltı masasına oturduğunda bir yandan yemek yerken bir yandan da annesinin evlilik üzerine söylediklerini dinledi. Kahvaltısını tamamlayıp bir bardak çayla masasın kenarında duran gazeteyi alıp balkona geçti. Hoşuna giden köşe yazarlarını okuduktan sonra gazetedeki diğer haberlere ve yazılara dikkatini verdi. Üçüncü sayfadaki: ‘Balat’ta tinerci vahşeti’ başlıklı haberi okumaya başladı. Haber şöyle demekteydi: ‘Dün akşamüstü saatlerinde Cengiz Nadir isimli yirmi yaşındaki genç, yolunu çeviren tinerciler tarafından bıçak darbeleriyle öldürüldü. Tinerciler olayın hemen sonrasında semt halkı tarafından yakalandı ve polise teslim edildi.’ Haberin hemen sol tarafında öldürülen gencin fotoğrafı vardı. Yağız, fotoğrafa bakakaldı. Kemikli yüz hatları, pek kalın olmayan kaşları, ela gözleri ve sakalsız suratı olan bu genci hemen çıkardı. Dün otobüste kendine yol tarifi soran gençti bu. Gazeteyi balkonda duran masanın üzerine bıraktı. Gördüğü o fotoğraf, şimdi her yeri kaplıyordu. Sözgelimi balkon duvarının düz, pürüzsüz yüzeyi, gencin sakalsız yüzü olup onu izledi. Oturduğu yerden kalkmaya çabaladı. Masanın tahta ayağına dizini çarpmasıyla, masanın gövdesine düşecek gibi oldu. Kalkmaya çalıştığı sandalyeye yığıldı. Gözü istemli istemsiz gazetedeki o fotoğrafa kaydı. Gencin, yanında oturduğu o zamana geri döndü. O anda kaldıkça, netleşen görüntü bir kâbus gibi üzerine çöktü. Kendini sebep olarak gördükçe hissettikleri karmaşık bir hal aldı. Tam bu sırada annesi balkona geldi. Yağız’a dönerek: ‘Yağız hayırdır oğlum, gazete bir haber mi var?’diye sordu. Yağız ne cevap vereceğini kestiremedi. Annesine tüm olayı anlatıp ağlamak istedi önce. Annesinin vereceği tepkiyi kestiremediğinden bunu yapmaktan vazgeçti. Yağız yüzünü annesine döndü ama bakışları ‘Ne olur konuşmayalım.’der gibiydi. Annesi sorusunu tekrarladı. Yağız kısık ve titreyen bir sesle ‘Balat’ta tinerciler yirmi yaşında bir genci öldürmüş anne.’dedi.
Muhammed Murat Köprülü
NOT: TEMRİN DERGİSİ 32.sayısında yayınlanan öyküm
TAHAMMÜLSÜZLÜK
Köpek Havlaması
*‘Yemek yemek üstüne ne düşünürsünüz bilmem/ ama kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı’* dizelerine söyleten bir gündüz. Güneş, gökyüzünde omlet gibi duruyor, her an masadaki ekmeği gökyüzüne banabilirim. Telefona sarılıp dostlarıma, gökyüzü bizi kahvaltıya çağırıyor, demek geçiyor içimden. Duyduğum bu heyecana güvercinler yol boyunca sıralanan ağaçlardan; martılar ise daha yüksek apartman çatılarından eşlik ediyor. Oturduğum daireden Vatan Caddesi’ne, minyatür gibi duran restaurantlara, park edilen arabalara bakıyorum. Evin zili çalıyor ve kapıyı açıyorum.
- Ömer Bey, günaydın, nasılsınız, diyor Tahsin.
- Günaydın Tahsin sağol iyiyim. Sen nasılsın? Çayım var, gel birlikte kahvaltı edelim?
- Yok, sağolun Ömer Bey. Yarın apartman toplantısı var. Katılmanızı rica ediyorum.
- Tamam, ama toplantılar her ayın ilk hafta sonu değil miydi?
- Evet, öyleydi ama bu toplantı acil. Sokağın başında hani, Vatan Caddesi’nin hemen orada olan kahvaltı salonu hakkında konuşacağız. Mekân sahibi dükkânın arkasını tellerle çevirmiş, bu telle çevirdiği yere her gece yemek bırakıyor. Daha sonra bu alana sokak köpekleri geliyor ve geceleri çok ses çıkartıyorlar. Hepimiz iş güç sahibi insanız, bu sesler yüzünden uyuyamıyoruz. Bunun için yarın apartman sakinleriyle bir karar alıp diğer apartmanlarla da konuşarak muhtara, olmazsa zabıtaya gideceğiz.
- Tahsin iyi güzel söylüyorsun da planınızı yapmışsınız. Toplantıyı niye yapıyorsunuz?
- Ömer Bey, belediye olsun muhtarlık olsun böyle durumlarda bireysel başvurular yerine toplu başvuruları daha çok dikkate alıyor.
Tahsin’in yüzüne bakıyorum. Ne söylesem karşılık verecek bir hali var
- Tahsin, tamam geleceğim toplantıya.
- Teşekkürler ilginiz için Ömer Bey.
Tahsin karşı dairenin zilini çalarken, ben kapıyı kapatıp mutfağa geçiyorum. Mutfak camından Tahsin’in bahsettiği kahvaltı salonuna bakıyorum. Gerçekten kahvaltı salonunun arkası tellerle çevrili ve bu tellerin içinde birkaç kap olduğunu farkediyorum. Dün geceyi ve önceki geceleri düşünüyorum. Köpek havlamalarına dair hiçbir şey hatırlamıyorum. Komşularım bu durumdan ne zamandır şikâyetçi hiçbir fikir yürütemiyorum. Tek aklıma gelen şey, üç-dört ay önce, sabah işe giderken köpeklerin yolumu kesip havlaması. Ne zamandır bu çeteyle de karşılaşmıyorum.
Sokağa çıkmaya niyetleniyorum. Bakkaldan bozma marketin çırağı Yusuf’u bulup, mahalledeki tüm apartmanları ayaklandıran olayın iç yüzünü öğrenirim, diye düşünüyorum. Çay bardağını, masaya koyup evden çıkıyorum. Sokakta birkaç adım attıktan sonra marketin önünde duran Yusuf’a yaklaşıyorum.
- Yusuf, naber aslanım, nasıl gidiyor?
- İyi be Ömer Abi, aynen devam. Sen nasılsın?
- İş güç Yusuf, çalışıyorum işte. Yusuf sana bir şey soracağım. Şu ilerdeki kahvaltı salonu ve köpekler…
- Ooo, Ömer Abi senin dünyadan haberin yok. Mekân sahibi üç ay oluyor telle çevirdi dükkânın arkasını. Gece de sokak köpekleri, kedileri için yemek bırakıyor oraya. Köpekler, kediler gece bir iki dedin mi, gırla cirit atıyor orada. Sizinkiler, diğer apartmanlar da zamanla şikâyetçi olmaya başladı bu durumdan. Gittiler mekân sahibiyle konuştular önce. Adam ne dedi bilmem ama apartman yöneticileri bağrış çağrış döndüler oradan. Neymiş uyuyamıyorlarmış, köpeklerden mahalleye kene dağılacakmış, mekân sahibi zırdeliymiş, Çağıran Apartmanı’ndaki dul olan Fatma’nın dikkatini çekmek istiyormuş falan filan… Aramızda kalsın apartmanlara servise giderken ustam, aman oğlum güler yüzlü ol, bir şey deseler bile ses çıkarma, diye tembihler her defasında.
- İyi de Yusuf, ben bir şey duymuyorum geceleri
- Âlem adamsın ÖmerAbi. Kulaklar da sorun var senin herhalde. Neyse Ömer Abi, içerden beni kesiyor ustam, sonra devam ederiz.
- Tamam, Yusuf.
Yusuf gittikten sonra, yanı başımda dikilen apartmanlara bakıyorum. Apartmanlar ise gözlerini karartmış, kahvaltı salonunun izliyor. Az sonra bütün apartmanlar, telle çevrilen o alana yürüyecekmiş hissi uyandırıyor bende. Açık pencerelerde uçuşan tüller, apartmanların yürüyüşüne sallanan mendiller gibi duruyor. Bense savaşın ortasında kalıyorum. Caddeden gelen korna sesi, beni kendime getiriyor. Oturduğum apartmana yönelip daireme çıkıyorum. Eve girip, kendimi salondaki koltuğa bırakıyorum. Komşuların duyduğu sıkıntıyı, hissedemeyişim mahcup ediyor beni.
Bütün apartmanlar ayaklandığına göre korkunç bir gürültü kuruyorum kafamda. Gün boyu süren ve gecenin karanlığına kadar devam eden Vatan Caddesi’ndeki otomobil sesleriyle kıyaslıyorum köpek havlamalarını. Ani bir fren sesi gibi kesik ve kısa havlamaya başlıyor olmalı şu köpekler. Sonra da basılan korna sesini yeterli bulmayıp, arabanın camından kafayı çıkartıp küfredenler kadar dalaşıyor, hırlaşıyor galiba diyorum. Bu güne kadar duymadığım, bahsi geçen köpek havlamaların ne kadar çıldırtacak boyutta olduğunu kestiremiyorum. Bunları düşünürken öğle vakti akşamüstüne devrediyor kendini. Mutfağa gidip kahvaltıdan kalan bulaşıkları, makineye yerleştiriyorum. Kendime bir kahve hazırlıyorum. Kahvemi alıp beni bu düşünceden alacak başka bir düşünce arıyorum. Onarılacak bir yer, okunacak bir kitap, gidilecek bir tiyatro- sinema gelmiyor bir türlü aklıma. Şimdi yan komşuya geçsem böyle böyle şeyler varmış desem, alacağım karşılık yüzümü kızartır, korkuyorum.
Akşamüstü, akşam derken gece oluyor nihayet. Mutfağa geçip, kahvaltı salonun arkasındaki derme çatma kulübeye bakıyorum. Etraf iyice sakinleşiyor. Sokağın diğer ucunda iki köpek görüyorum, kaldırımları koklayarak kahvaltı salonunun arkasına gidiyorlar. Hemen arkalarında onları takip eden birkaç köpek de aynı yolu izliyor. Sağdan soldan gelen köpekler de katılıyor tel örgülerinin içindeki gruba. Evet, ilk uğuldama… İçlerinden biri uğuldamasını havlamayla devam ettiriyor. O susunca gruptaki diğerleri uğuldamaya ve havlamaya başlıyor. Bir tür yemek öncesi zikir, ayin gibi bir şey olup bitiyor kendi aralarında. Yemeğini yiyenler, tel örgünün dışına çıkıp kaldırımlara uzanıyor. Havlamalar yerini yemek sonrası şekerlemeye bırakıyor. Ben de mutfaktan çıkıp yatak odasına geçiyorum. Saati kurup uyumaya koyuluyorum. Bütün gün kafamı kemiren köpeklerle uyumadan önce karşılaştığım için memnunum.
Çalan saatle uyanıyorum. Yüzümü yıkayıp yatak odasına geri dönüyorum. Giyinirken neden gecenin karanlığında dolaştıklarını; sıkıldıkları, utandıkları, korktukları bir şeyler mi var, diye düşünüyorum köpeklerin. Dairemden çıkıp Tahsin’in dairesine yürüyorum. Tahsin’in eşi Aysel açıyor kapıyı bana. Merhabalar, nasılsınlardan sonra salona geçiyorum. Komşularımın yüzlerinde bir buluşa başlayacak kadar heyecanlı; bir darbe yapacak kadar kararlı ifadeler görüyorum. Canlarından bezdikleri önümüzde duran çay bardakları kadar belirli bir nesne gibi yüzlerinde duruyor. Gündemin belli olduğunu söyleyen Tahsin konuşmaya başlıyor.
- Köpeklerin çıkarmış olduğu sesten geceleri uykumdan uyanıyorum. Bölünen uyku sinirlerimi zıplattığı yetmediği gibi sabahları zar zor kalkabiliyorum. Böyle olunca da ya servise ucu ucuna yetişiyorum ya da servisi kaçırıp taksiyle işe gidiyorum.
Tahsin’in sözünü eşi Aysel’in çay ikramı sonlandırıyor. Bardaktaki çay tazelendikten sonra Yalçın konuşmaya başlıyor:
- Oğlum, bu sene üniversite sınavına girecek. Uykusuna, yediğine, içtiğine kısaca her şeyine özen gösteriyoruz. Öğretmenlerinin verdiği programa uyması için annesiyle çabalıyoruz. Ama gecenin bir yarısında başlayan havlamalar, oğlumu rahatsız ediyor. Sınavlara uykusuz girmesi başarısızlıkla sonuçlanabilir. Gece uykusu almanın ne kadar gerekli olduğuna dair doktor tavsiyelerini hepimizin bildiğinden eminim.
Yalçın’ın ardından başka komşum söz alıyor. Bense içtiğim çayın tadına takılı kalıyorum. Şeker atmama rağmen tatlanmayan çay, dilimde yanık, acı bir tat bırakıyor. Bu sırada komşularımdan biri olan Zeki, köpek seslerine kendi yorumunu getiriyor:
- Şu köpek havlamaları yok mu, aynı televizyonun görüntüsü bozulduğunda ekranın karıncalaşması gibi. Oturduğumuz bu semte, bu sesleri yakıştıramıyorum üstelik.
Söze atılıyorum birden:
- Semtin görüntüsünü bozuyorlar diye, köpekleri çıkarttık diyelim. Çocuklarımızın okulları, başarıları için susturulalım havlamaları. Bizlerin işe giderken servislere saatinde bindiğimizde her şey düzelecek öyle mi? Şimdiye kadar konuştuklarımız bir takıntı bence, musluk ya da saat sesine takılıp uyuyamamak gibi bir şey. Lütfen onlar sadece köpek ve havlıyorlar belli bir süre. Bence siz olayı çok abartıyorsunuz, diyorum.
Birden bütün salon bana dönüyor. Bakışlarla çevriliyor etrafım. Aysel konuşmaya başlıyor.
- Tabi, siz bekârsınız. Uykusundan uyanan çocukların ne kadar huzursuz olduğundan haberiniz yok, diyor.
Yalçın, Aysel’in kaldığı yerden devam ediyor.
- Ömer Bey, birkaç köpek, üstelik sahipsiz ve bizler onların sesleri yüzünden uyuyamıyoruz. Ayrıca siz foto muhabiri olduğunuz için gecenin bir yarısında da işe gittiğiniz oluyor.
Tam bunlara cevap vereyim derken, Zeki söze devam ediyor.
- Köpeklerden kene dağılsa semte bunun sorumlusu kim olacak? Uykusuzluğun yanında bu tedirginlikle nasıl yaşayacağız?
Hızlı davranıp söze giriyorum:
- Bekâr olmamla, köpeklerin çıkarttığı sesleri ilişkilendiremiyorum. Ayrıca çocuklardaki huzursuzluk başka nedenlerden kaynaklanıyor olabilir. Ne demek sahipsiz bu köpekler… Sahipsiz diye kolayca kurtulabiliriz, öyle mi? Belediyeye gidilir köpeklerin aşı olmalarını sağlarsak ne kene diye derdimiz olur ne de onlardan geçecek bir hastalıktan tedirgin oluruz.
Benden sonra hiç konuşmamış olan komşum Muhammed söze giriyor:
- Lütfen, sakinleşin biraz. Birkaç ay önceye kadar da köpeklerin gün içinde bizleri kovalamasından şikâyet ediyorduk. Şimdi gündüzleri karşımıza çıkmıyorlar bile, ama siz hala köpekler diye tutturuyorsunuz. Ben de Ömer gibi düşünüyorum, rahatsızlık duymuyorum.
Aramızda tartışma biraz daha devam ediyor. En sonunda oy çokluğuyla apartman kararı alınıyor. Daireme döndüğümde kulaklarım uğulduyor.
Toplantıyı izleyen birkaç gün içinde diğer apartmanlar da kahvaltı salonunun arkasındaki kulübenin kaldırılması gerektiğine dair karar alıp imzalıyorlar. Bir iki haftayı geçmeden zabıtanın, kahvaltı salonunun arkasındaki tel örgüleri kaldırdığını öğreniyorum.
Bu olaydan kısa bir süre sonra Hayvanları Koruma Haftası nedeniyle İstanbul’da on birinci sınıflar arasında yapılan kompozisyon, şiir yarışmasının ödül töreni için İl Milli Eğitim Başkanlık’ına gidiyorum. Törenin düzenlediği salonda foto muhabirlerine ayrılan yere geçiyorum. Salondan genel kareler, konuşmacılarının fotoğraflarını çekiyorum. İlk önce şiir yarışmasının sonuçları açıklanıp dereceye girenlere ödülleri veriliyor. Sonra kompozisyon dalında ödül alanlar sahneye çağrılıyor. Kompozisyon dalında ikinci olan Ertan Kalender açıklanınca, yüzümü salona çeviriyorum. Ertan, komşum Zeki’nin oğlu, Zeki burada mı diye etrafa bakıyorum. Protokolün birkaç sıra arkasında oturan Zeki’yi görüyorum. Tören bittikten sonra Zeki’nin yanına geçiyorum. Oğlu Ertan, eşi Yasemin, Zeki ve onlarla gelen Yalçın’ın fotoğrafını çekiyorum. Biraz konuştuktan sonra gazeteye gideceğimi söyleyerek yanlarından ayrılıyorum. Otoparktan çıkarken, karşı kaldırımda bir sokak köpeği havlıyor. İçimde bir yer, yaşamın görüntüsü bozuluyor, diyor.
Muhammed Murat Köprülü
*Cemal Süreya’nın Kahvaltı adlı şiirinden alıntıdır.
NOT: TEMRİN DERGİSİ 31.sayısında yayınlanan öyküm.
*‘Yemek yemek üstüne ne düşünürsünüz bilmem/ ama kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı’* dizelerine söyleten bir gündüz. Güneş, gökyüzünde omlet gibi duruyor, her an masadaki ekmeği gökyüzüne banabilirim. Telefona sarılıp dostlarıma, gökyüzü bizi kahvaltıya çağırıyor, demek geçiyor içimden. Duyduğum bu heyecana güvercinler yol boyunca sıralanan ağaçlardan; martılar ise daha yüksek apartman çatılarından eşlik ediyor. Oturduğum daireden Vatan Caddesi’ne, minyatür gibi duran restaurantlara, park edilen arabalara bakıyorum. Evin zili çalıyor ve kapıyı açıyorum.
- Ömer Bey, günaydın, nasılsınız, diyor Tahsin.
- Günaydın Tahsin sağol iyiyim. Sen nasılsın? Çayım var, gel birlikte kahvaltı edelim?
- Yok, sağolun Ömer Bey. Yarın apartman toplantısı var. Katılmanızı rica ediyorum.
- Tamam, ama toplantılar her ayın ilk hafta sonu değil miydi?
- Evet, öyleydi ama bu toplantı acil. Sokağın başında hani, Vatan Caddesi’nin hemen orada olan kahvaltı salonu hakkında konuşacağız. Mekân sahibi dükkânın arkasını tellerle çevirmiş, bu telle çevirdiği yere her gece yemek bırakıyor. Daha sonra bu alana sokak köpekleri geliyor ve geceleri çok ses çıkartıyorlar. Hepimiz iş güç sahibi insanız, bu sesler yüzünden uyuyamıyoruz. Bunun için yarın apartman sakinleriyle bir karar alıp diğer apartmanlarla da konuşarak muhtara, olmazsa zabıtaya gideceğiz.
- Tahsin iyi güzel söylüyorsun da planınızı yapmışsınız. Toplantıyı niye yapıyorsunuz?
- Ömer Bey, belediye olsun muhtarlık olsun böyle durumlarda bireysel başvurular yerine toplu başvuruları daha çok dikkate alıyor.
Tahsin’in yüzüne bakıyorum. Ne söylesem karşılık verecek bir hali var
- Tahsin, tamam geleceğim toplantıya.
- Teşekkürler ilginiz için Ömer Bey.
Tahsin karşı dairenin zilini çalarken, ben kapıyı kapatıp mutfağa geçiyorum. Mutfak camından Tahsin’in bahsettiği kahvaltı salonuna bakıyorum. Gerçekten kahvaltı salonunun arkası tellerle çevrili ve bu tellerin içinde birkaç kap olduğunu farkediyorum. Dün geceyi ve önceki geceleri düşünüyorum. Köpek havlamalarına dair hiçbir şey hatırlamıyorum. Komşularım bu durumdan ne zamandır şikâyetçi hiçbir fikir yürütemiyorum. Tek aklıma gelen şey, üç-dört ay önce, sabah işe giderken köpeklerin yolumu kesip havlaması. Ne zamandır bu çeteyle de karşılaşmıyorum.
Sokağa çıkmaya niyetleniyorum. Bakkaldan bozma marketin çırağı Yusuf’u bulup, mahalledeki tüm apartmanları ayaklandıran olayın iç yüzünü öğrenirim, diye düşünüyorum. Çay bardağını, masaya koyup evden çıkıyorum. Sokakta birkaç adım attıktan sonra marketin önünde duran Yusuf’a yaklaşıyorum.
- Yusuf, naber aslanım, nasıl gidiyor?
- İyi be Ömer Abi, aynen devam. Sen nasılsın?
- İş güç Yusuf, çalışıyorum işte. Yusuf sana bir şey soracağım. Şu ilerdeki kahvaltı salonu ve köpekler…
- Ooo, Ömer Abi senin dünyadan haberin yok. Mekân sahibi üç ay oluyor telle çevirdi dükkânın arkasını. Gece de sokak köpekleri, kedileri için yemek bırakıyor oraya. Köpekler, kediler gece bir iki dedin mi, gırla cirit atıyor orada. Sizinkiler, diğer apartmanlar da zamanla şikâyetçi olmaya başladı bu durumdan. Gittiler mekân sahibiyle konuştular önce. Adam ne dedi bilmem ama apartman yöneticileri bağrış çağrış döndüler oradan. Neymiş uyuyamıyorlarmış, köpeklerden mahalleye kene dağılacakmış, mekân sahibi zırdeliymiş, Çağıran Apartmanı’ndaki dul olan Fatma’nın dikkatini çekmek istiyormuş falan filan… Aramızda kalsın apartmanlara servise giderken ustam, aman oğlum güler yüzlü ol, bir şey deseler bile ses çıkarma, diye tembihler her defasında.
- İyi de Yusuf, ben bir şey duymuyorum geceleri
- Âlem adamsın ÖmerAbi. Kulaklar da sorun var senin herhalde. Neyse Ömer Abi, içerden beni kesiyor ustam, sonra devam ederiz.
- Tamam, Yusuf.
Yusuf gittikten sonra, yanı başımda dikilen apartmanlara bakıyorum. Apartmanlar ise gözlerini karartmış, kahvaltı salonunun izliyor. Az sonra bütün apartmanlar, telle çevrilen o alana yürüyecekmiş hissi uyandırıyor bende. Açık pencerelerde uçuşan tüller, apartmanların yürüyüşüne sallanan mendiller gibi duruyor. Bense savaşın ortasında kalıyorum. Caddeden gelen korna sesi, beni kendime getiriyor. Oturduğum apartmana yönelip daireme çıkıyorum. Eve girip, kendimi salondaki koltuğa bırakıyorum. Komşuların duyduğu sıkıntıyı, hissedemeyişim mahcup ediyor beni.
Bütün apartmanlar ayaklandığına göre korkunç bir gürültü kuruyorum kafamda. Gün boyu süren ve gecenin karanlığına kadar devam eden Vatan Caddesi’ndeki otomobil sesleriyle kıyaslıyorum köpek havlamalarını. Ani bir fren sesi gibi kesik ve kısa havlamaya başlıyor olmalı şu köpekler. Sonra da basılan korna sesini yeterli bulmayıp, arabanın camından kafayı çıkartıp küfredenler kadar dalaşıyor, hırlaşıyor galiba diyorum. Bu güne kadar duymadığım, bahsi geçen köpek havlamaların ne kadar çıldırtacak boyutta olduğunu kestiremiyorum. Bunları düşünürken öğle vakti akşamüstüne devrediyor kendini. Mutfağa gidip kahvaltıdan kalan bulaşıkları, makineye yerleştiriyorum. Kendime bir kahve hazırlıyorum. Kahvemi alıp beni bu düşünceden alacak başka bir düşünce arıyorum. Onarılacak bir yer, okunacak bir kitap, gidilecek bir tiyatro- sinema gelmiyor bir türlü aklıma. Şimdi yan komşuya geçsem böyle böyle şeyler varmış desem, alacağım karşılık yüzümü kızartır, korkuyorum.
Akşamüstü, akşam derken gece oluyor nihayet. Mutfağa geçip, kahvaltı salonun arkasındaki derme çatma kulübeye bakıyorum. Etraf iyice sakinleşiyor. Sokağın diğer ucunda iki köpek görüyorum, kaldırımları koklayarak kahvaltı salonunun arkasına gidiyorlar. Hemen arkalarında onları takip eden birkaç köpek de aynı yolu izliyor. Sağdan soldan gelen köpekler de katılıyor tel örgülerinin içindeki gruba. Evet, ilk uğuldama… İçlerinden biri uğuldamasını havlamayla devam ettiriyor. O susunca gruptaki diğerleri uğuldamaya ve havlamaya başlıyor. Bir tür yemek öncesi zikir, ayin gibi bir şey olup bitiyor kendi aralarında. Yemeğini yiyenler, tel örgünün dışına çıkıp kaldırımlara uzanıyor. Havlamalar yerini yemek sonrası şekerlemeye bırakıyor. Ben de mutfaktan çıkıp yatak odasına geçiyorum. Saati kurup uyumaya koyuluyorum. Bütün gün kafamı kemiren köpeklerle uyumadan önce karşılaştığım için memnunum.
Çalan saatle uyanıyorum. Yüzümü yıkayıp yatak odasına geri dönüyorum. Giyinirken neden gecenin karanlığında dolaştıklarını; sıkıldıkları, utandıkları, korktukları bir şeyler mi var, diye düşünüyorum köpeklerin. Dairemden çıkıp Tahsin’in dairesine yürüyorum. Tahsin’in eşi Aysel açıyor kapıyı bana. Merhabalar, nasılsınlardan sonra salona geçiyorum. Komşularımın yüzlerinde bir buluşa başlayacak kadar heyecanlı; bir darbe yapacak kadar kararlı ifadeler görüyorum. Canlarından bezdikleri önümüzde duran çay bardakları kadar belirli bir nesne gibi yüzlerinde duruyor. Gündemin belli olduğunu söyleyen Tahsin konuşmaya başlıyor.
- Köpeklerin çıkarmış olduğu sesten geceleri uykumdan uyanıyorum. Bölünen uyku sinirlerimi zıplattığı yetmediği gibi sabahları zar zor kalkabiliyorum. Böyle olunca da ya servise ucu ucuna yetişiyorum ya da servisi kaçırıp taksiyle işe gidiyorum.
Tahsin’in sözünü eşi Aysel’in çay ikramı sonlandırıyor. Bardaktaki çay tazelendikten sonra Yalçın konuşmaya başlıyor:
- Oğlum, bu sene üniversite sınavına girecek. Uykusuna, yediğine, içtiğine kısaca her şeyine özen gösteriyoruz. Öğretmenlerinin verdiği programa uyması için annesiyle çabalıyoruz. Ama gecenin bir yarısında başlayan havlamalar, oğlumu rahatsız ediyor. Sınavlara uykusuz girmesi başarısızlıkla sonuçlanabilir. Gece uykusu almanın ne kadar gerekli olduğuna dair doktor tavsiyelerini hepimizin bildiğinden eminim.
Yalçın’ın ardından başka komşum söz alıyor. Bense içtiğim çayın tadına takılı kalıyorum. Şeker atmama rağmen tatlanmayan çay, dilimde yanık, acı bir tat bırakıyor. Bu sırada komşularımdan biri olan Zeki, köpek seslerine kendi yorumunu getiriyor:
- Şu köpek havlamaları yok mu, aynı televizyonun görüntüsü bozulduğunda ekranın karıncalaşması gibi. Oturduğumuz bu semte, bu sesleri yakıştıramıyorum üstelik.
Söze atılıyorum birden:
- Semtin görüntüsünü bozuyorlar diye, köpekleri çıkarttık diyelim. Çocuklarımızın okulları, başarıları için susturulalım havlamaları. Bizlerin işe giderken servislere saatinde bindiğimizde her şey düzelecek öyle mi? Şimdiye kadar konuştuklarımız bir takıntı bence, musluk ya da saat sesine takılıp uyuyamamak gibi bir şey. Lütfen onlar sadece köpek ve havlıyorlar belli bir süre. Bence siz olayı çok abartıyorsunuz, diyorum.
Birden bütün salon bana dönüyor. Bakışlarla çevriliyor etrafım. Aysel konuşmaya başlıyor.
- Tabi, siz bekârsınız. Uykusundan uyanan çocukların ne kadar huzursuz olduğundan haberiniz yok, diyor.
Yalçın, Aysel’in kaldığı yerden devam ediyor.
- Ömer Bey, birkaç köpek, üstelik sahipsiz ve bizler onların sesleri yüzünden uyuyamıyoruz. Ayrıca siz foto muhabiri olduğunuz için gecenin bir yarısında da işe gittiğiniz oluyor.
Tam bunlara cevap vereyim derken, Zeki söze devam ediyor.
- Köpeklerden kene dağılsa semte bunun sorumlusu kim olacak? Uykusuzluğun yanında bu tedirginlikle nasıl yaşayacağız?
Hızlı davranıp söze giriyorum:
- Bekâr olmamla, köpeklerin çıkarttığı sesleri ilişkilendiremiyorum. Ayrıca çocuklardaki huzursuzluk başka nedenlerden kaynaklanıyor olabilir. Ne demek sahipsiz bu köpekler… Sahipsiz diye kolayca kurtulabiliriz, öyle mi? Belediyeye gidilir köpeklerin aşı olmalarını sağlarsak ne kene diye derdimiz olur ne de onlardan geçecek bir hastalıktan tedirgin oluruz.
Benden sonra hiç konuşmamış olan komşum Muhammed söze giriyor:
- Lütfen, sakinleşin biraz. Birkaç ay önceye kadar da köpeklerin gün içinde bizleri kovalamasından şikâyet ediyorduk. Şimdi gündüzleri karşımıza çıkmıyorlar bile, ama siz hala köpekler diye tutturuyorsunuz. Ben de Ömer gibi düşünüyorum, rahatsızlık duymuyorum.
Aramızda tartışma biraz daha devam ediyor. En sonunda oy çokluğuyla apartman kararı alınıyor. Daireme döndüğümde kulaklarım uğulduyor.
Toplantıyı izleyen birkaç gün içinde diğer apartmanlar da kahvaltı salonunun arkasındaki kulübenin kaldırılması gerektiğine dair karar alıp imzalıyorlar. Bir iki haftayı geçmeden zabıtanın, kahvaltı salonunun arkasındaki tel örgüleri kaldırdığını öğreniyorum.
Bu olaydan kısa bir süre sonra Hayvanları Koruma Haftası nedeniyle İstanbul’da on birinci sınıflar arasında yapılan kompozisyon, şiir yarışmasının ödül töreni için İl Milli Eğitim Başkanlık’ına gidiyorum. Törenin düzenlediği salonda foto muhabirlerine ayrılan yere geçiyorum. Salondan genel kareler, konuşmacılarının fotoğraflarını çekiyorum. İlk önce şiir yarışmasının sonuçları açıklanıp dereceye girenlere ödülleri veriliyor. Sonra kompozisyon dalında ödül alanlar sahneye çağrılıyor. Kompozisyon dalında ikinci olan Ertan Kalender açıklanınca, yüzümü salona çeviriyorum. Ertan, komşum Zeki’nin oğlu, Zeki burada mı diye etrafa bakıyorum. Protokolün birkaç sıra arkasında oturan Zeki’yi görüyorum. Tören bittikten sonra Zeki’nin yanına geçiyorum. Oğlu Ertan, eşi Yasemin, Zeki ve onlarla gelen Yalçın’ın fotoğrafını çekiyorum. Biraz konuştuktan sonra gazeteye gideceğimi söyleyerek yanlarından ayrılıyorum. Otoparktan çıkarken, karşı kaldırımda bir sokak köpeği havlıyor. İçimde bir yer, yaşamın görüntüsü bozuluyor, diyor.
Muhammed Murat Köprülü
*Cemal Süreya’nın Kahvaltı adlı şiirinden alıntıdır.
NOT: TEMRİN DERGİSİ 31.sayısında yayınlanan öyküm.
16 Ocak 2012
KİTAP VE KÂĞIT VARDI
Kitaplara kaçardım. İşsizlikten, mutsuzluktan, yalnızlıktan, sevdiğim kadınla sürüklendiğim perişanlıktan, kış günü karşı dama sığınan martıdan, yaz günü çatlayan topraktan, düzenlenmesi bitmek bilmeyen kaldırımlarda yürümekten, geceden, gündüzden, zamanın kendisinden, düşünmenin yere gerilmiş bir ip gibi oluşundan, bana kalmıyor kinin başına gelen bana kalsa’dan, inkârın kabullenmeye varan yazgısından, hayattan değil de hayatın yaşanma biçiminden kaçardım kitaplara. Bu teneffüs etmekti hayatı, etle kemiğin arasına sıkışmış canı çıkartıp yaşamaktı bir bakıma. İşte böyle başladım kitaplarda var olmaya.
Kitap mı istedi, yoksa ben mi, bilemiyorum, okudukça hayatın kimi zaman akış yönünün tersine kimin zaman akış yönünün önüne geçmeye çalışanlara meydan okurken buldum kendimi. Anakara nerede bitiyor, nerede başlıyor gökyüzü pek kestirilmese de, bunların arasında tuhaf tuhaf yüzüme bakan insanlara, otomobil seslerine, gökyüzünü betonlaştıran büyük binalara, hafta sonları parklara doluşan insanlara, süslenmiş camekânlara, sokak arası arabesk meyhanelerine, çocukların parlayan gözlerine, sokaktan eksik olmayan seyyar satıcıların naralarına, zamanla acıyan gözlerle beni süzenlere karşı ara vermeden okudum. Kitapla aramdaki ilişki gün geçtikçe ilerledi.
Hayal gücümün yönetmenliğinde, canlandırmaya başladım okuduğum her kitabı. Bu canlandırmalar esnasında gölgenin içinde bir gölge gördüm, çok silik, çabuk bulanıklaşan, ortadan kaybolmaya çalışan bir gölge… Ne yapsam da artık okuduğum her kitapta o tuhaf, o sıra dışı gölgeyi görmeye çalışıyordum. Başka türlü bir hayaldi bu. Hayalle, hayali tasarlayanı birlikte görmekti sanki. Böylece okuduğum ne varsa ilginç bir hal almaya başladı. İki gölge arasında sürüp giden mücadeleyi takip etmek, başlı başına yürüttüğüm tek işti. Zamanla burada olmak korkumu artırdı. Daha doğrusu ikisi arasındaki sis köprüsünde yürümek imkânsızdı, olsa olsa bu köprü sezilerek geçilebilirdi.
Hayal eden gölgenin, çok sonra fark ettim ki, aslında hiçbir şey anlatmadığını. İyi yazıların hepsinde, varlıklarına dair tek kanıt kitaptı. Yaşıyorlar mı, yaşıyorlarsa neredeler… Öldüler mi, öldülerse yazı kokmalı üzerlerindeki toprak.
Biliyorum, şimdilik, saatin kaç olduğunu. İçimdeki işçiler kâh ahlar kâh vahlar çekerek çalışmaya devam ediyor. Ve ben, iyi kitaplardaki hayali tasarlayanlar gibi kader süsü verilmiş bir intihar düşlüyorum. Hiçbir şey anlatmayan, insanları tedirgin etmeyecek bir ölümü…
Günün ilk ışığında, kâğıtlar arasından çekip aldığım kâğıtta bunlar yazıyordu. Yazılan hiçbir şeyi anlamadım. Ama kendimi şanslı hissediyordum, bu şehirde bu çöplükte bunca kâğıdın olduğunu sadece ben biliyordum. Günün hâsılatını çıkarmama rağmen diğer sokaktaki çöplere doğru yola koyuldum.
Muhammed Murat Köprülü
Kitap mı istedi, yoksa ben mi, bilemiyorum, okudukça hayatın kimi zaman akış yönünün tersine kimin zaman akış yönünün önüne geçmeye çalışanlara meydan okurken buldum kendimi. Anakara nerede bitiyor, nerede başlıyor gökyüzü pek kestirilmese de, bunların arasında tuhaf tuhaf yüzüme bakan insanlara, otomobil seslerine, gökyüzünü betonlaştıran büyük binalara, hafta sonları parklara doluşan insanlara, süslenmiş camekânlara, sokak arası arabesk meyhanelerine, çocukların parlayan gözlerine, sokaktan eksik olmayan seyyar satıcıların naralarına, zamanla acıyan gözlerle beni süzenlere karşı ara vermeden okudum. Kitapla aramdaki ilişki gün geçtikçe ilerledi.
Hayal gücümün yönetmenliğinde, canlandırmaya başladım okuduğum her kitabı. Bu canlandırmalar esnasında gölgenin içinde bir gölge gördüm, çok silik, çabuk bulanıklaşan, ortadan kaybolmaya çalışan bir gölge… Ne yapsam da artık okuduğum her kitapta o tuhaf, o sıra dışı gölgeyi görmeye çalışıyordum. Başka türlü bir hayaldi bu. Hayalle, hayali tasarlayanı birlikte görmekti sanki. Böylece okuduğum ne varsa ilginç bir hal almaya başladı. İki gölge arasında sürüp giden mücadeleyi takip etmek, başlı başına yürüttüğüm tek işti. Zamanla burada olmak korkumu artırdı. Daha doğrusu ikisi arasındaki sis köprüsünde yürümek imkânsızdı, olsa olsa bu köprü sezilerek geçilebilirdi.
Hayal eden gölgenin, çok sonra fark ettim ki, aslında hiçbir şey anlatmadığını. İyi yazıların hepsinde, varlıklarına dair tek kanıt kitaptı. Yaşıyorlar mı, yaşıyorlarsa neredeler… Öldüler mi, öldülerse yazı kokmalı üzerlerindeki toprak.
Biliyorum, şimdilik, saatin kaç olduğunu. İçimdeki işçiler kâh ahlar kâh vahlar çekerek çalışmaya devam ediyor. Ve ben, iyi kitaplardaki hayali tasarlayanlar gibi kader süsü verilmiş bir intihar düşlüyorum. Hiçbir şey anlatmayan, insanları tedirgin etmeyecek bir ölümü…
Günün ilk ışığında, kâğıtlar arasından çekip aldığım kâğıtta bunlar yazıyordu. Yazılan hiçbir şeyi anlamadım. Ama kendimi şanslı hissediyordum, bu şehirde bu çöplükte bunca kâğıdın olduğunu sadece ben biliyordum. Günün hâsılatını çıkarmama rağmen diğer sokaktaki çöplere doğru yola koyuldum.
Muhammed Murat Köprülü
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)