21 Şubat 2012

BU OTOBÜS NEREYE GİDER?

Otobüs durağının cam panosuna yönelen bakışlarında, kendinde bir yerlere bakar gibi bir hali vardı. Cam panoya yansıyan şehrin görüntüsünde ise trafik ışıklarında bekleyen insanlar ve arabalar, yanaşan vapurlar, işportacılar, martılar, camii kuşları aynı yerlerindeydi. Çocukluğunda burası onu şaşırtacak kadar büyük, her yeri keşfedilmeye değer bir yerken; şimdi gördüğü sadece Eminönü’ydü.
Çevreden yükselen sesler kalabalıklaşarak gürültüye dönüştü. Bu gürültünün kendi içinden çıktığını düşündü. Sözgelimi ‘Akşam oldu, böyle oldu.’diye bağıran işportacının sesi, şartlar farklı olsaydı diye düşündüklerinin sesiydi. Trafikte makaslar yapıp ilerleyen arabanın motor sesi ise, nabzından bile hızlı hayaller kurduğu ilk gençlik dönemiydi. Bu tür düşünceler, yürümek için gerilmiş bir ip gibiydi, ama bu ip yükseğe değil, hemen yerin birkaç karış üstüne geriliydi. Sanki yürümek için değil de çelme takmak amacındaydı bu ip. Kendisiyle böyle uğraşırken, omzuna dokunan bir elle irkildi. Arkasına döndüğünde, gayet kibar bir genç:
- ‘Pardon, Balat Hastanesi’ne gideceğim. Bu otobüs oraya gider mi?’diye sordu.
- Evet, diye cevap verdi.
Gencin teşekkür ederim lafını kuru bir baş sallamasıyla cevapladı.
Otobüs durağındaki bekleyişi sona erdi. Otobüsün kapısının açılmasıyla birlikte, otobüsün orta sıralarında gri, dayanaklı plastikten yapılmış koltuğa oturdu. Dün ve daha önceleri bu otobüsle bir yere gitmeye çalışanların kaderleri, bir hayalet gibi otobüsün içinde dolaştığını hissedebiliyordu. Değişen yüzlerde bu kaderi kabullenmişlik ter kokusuyla karıştığında otobüsün havası gittikçe ağırlaşıyordu. Elindeki çantadan bir kâğıt mendil çıkartıp yüzünü sildi. Tam bu sırada az önce kendisine soru soran genç yanına oturdu.
Otobüsün hareket etmesiyle birlikte çevresini izlemeye koyuldu. ‘Otomatik kapı çarpabilir.’, ‘Acil çıkış’ yazılarını okudu. Otobüs ilk trafik ışığını yeni geçmesine rağmen, önünde oturanlardan biri diğerine:‘Bu rezalete bakar mısın kardeşim. Bu kadar araba şuncacık yola nasıl sığsın.’diyerek yakındı. Yanında oturan gence çevirdi bakışlarını. Kemikli yüz hatları, pek kalın olmayan kaşları, ela gözleri ve sakalsız surata sahip bu çocuk, fırsatı yakalamış gibi onunla konuşmaya başladı.
- Rahatsız ediyorum, ama otobüse binmeden önce de sormuştum size. Ben burayı pek fazla bilmiyorum. Balat Hastanesi’ne gideceğim. Ne zaman inmeliyim, bana söyler misiniz?
- Balat durağında inip, karşıya geçin. En fazla yirmi bilemedin yirmi beş adım sonra hastane karşınıza çıkar.
- Çok teşekkür ederim.
- Rica ederim, bir şey değil.
Son kez gence baktıktan sonra, iş dönüşü yorgunluğuyla başını cama yasladı. Belli bir süre geçtikten sonra birden irkilerek gözlerini açtı. Otobüs Balat durağına yanaşmak üzereydi. Yolu tarif ettiği genci aradı gözleri. Genç, kapının oradaydı ve onun dediği üzere az sonra otobüsten inecekti. Yol tarifini hatalı verdiği fark etti. Gence ‘Bir sonraki durakta inmelisin, şimdi değil.’diye seslenmek istedi ama yapamadı. Biraz fazladan yürümüş olacak, diye düşündü. Gözlerini kapatıp, başını cama yasladı. Tekrar gözlerini açtığında ineceği, durağa otobüsün yanaşmakta olduğunu gördü. Apar topar yerinden kalkarak otobüsten indi. Caddenin arka tarafında olan evine yürüdü. Eve geldiğinde annesi onu karşıladı. Elini, yüzünü yıkadıktan sonra salona geçti. Annesi mutfaktan ‘Ah be Yağız, bak ne güzel bir işin var. Askerliğini bitireli on yılı aşkın bir zaman oldu. Yaşıtlarının çocukları bile oldu, sen hala evlenmedin be oğlum.’diye seslendi. Annesinin bu serzenişine ne cevap verse konunun uzayacağını bildiğinden, annesini duymamış gibi yapmayı tercih etti. Akşam yemeğini yedikten sonra birkaç saat televizyon izleyip yatağına geçti. Yarın hafta sonuydu ve sabah on bire kadar uyuyacak olması, yorucu bir haftadan sonra teselli gibiydi onun için.
‘Mesai zamanlarında hiç geçmeyen saat, konu uyku olunca geceyi çabuk bitirip sabahı getirmede usta.’diye söylenerek yataktan kalktı. Pencereyi açıp karşı çatılardan görebildiği kadar gökyüzüne baktı. Oda içine tekrar döndüğünde yatağını toplamaya başladı. Odadaki işini halledip mutfakta kahvaltıyı hazırlayan annesinin yanına geçti. Ekmek sepetinde, ekmek olmadığını görüp ekmek ve gazete almaya çıktı. Pek konuşkan biri olmadığından alışverişi erken bitirip eve döndü. Kahvaltı masasına oturduğunda bir yandan yemek yerken bir yandan da annesinin evlilik üzerine söylediklerini dinledi. Kahvaltısını tamamlayıp bir bardak çayla masasın kenarında duran gazeteyi alıp balkona geçti. Hoşuna giden köşe yazarlarını okuduktan sonra gazetedeki diğer haberlere ve yazılara dikkatini verdi. Üçüncü sayfadaki: ‘Balat’ta tinerci vahşeti’ başlıklı haberi okumaya başladı. Haber şöyle demekteydi: ‘Dün akşamüstü saatlerinde Cengiz Nadir isimli yirmi yaşındaki genç, yolunu çeviren tinerciler tarafından bıçak darbeleriyle öldürüldü. Tinerciler olayın hemen sonrasında semt halkı tarafından yakalandı ve polise teslim edildi.’ Haberin hemen sol tarafında öldürülen gencin fotoğrafı vardı. Yağız, fotoğrafa bakakaldı. Kemikli yüz hatları, pek kalın olmayan kaşları, ela gözleri ve sakalsız suratı olan bu genci hemen çıkardı. Dün otobüste kendine yol tarifi soran gençti bu. Gazeteyi balkonda duran masanın üzerine bıraktı. Gördüğü o fotoğraf, şimdi her yeri kaplıyordu. Sözgelimi balkon duvarının düz, pürüzsüz yüzeyi, gencin sakalsız yüzü olup onu izledi. Oturduğu yerden kalkmaya çabaladı. Masanın tahta ayağına dizini çarpmasıyla, masanın gövdesine düşecek gibi oldu. Kalkmaya çalıştığı sandalyeye yığıldı. Gözü istemli istemsiz gazetedeki o fotoğrafa kaydı. Gencin, yanında oturduğu o zamana geri döndü. O anda kaldıkça, netleşen görüntü bir kâbus gibi üzerine çöktü. Kendini sebep olarak gördükçe hissettikleri karmaşık bir hal aldı. Tam bu sırada annesi balkona geldi. Yağız’a dönerek: ‘Yağız hayırdır oğlum, gazete bir haber mi var?’diye sordu. Yağız ne cevap vereceğini kestiremedi. Annesine tüm olayı anlatıp ağlamak istedi önce. Annesinin vereceği tepkiyi kestiremediğinden bunu yapmaktan vazgeçti. Yağız yüzünü annesine döndü ama bakışları ‘Ne olur konuşmayalım.’der gibiydi. Annesi sorusunu tekrarladı. Yağız kısık ve titreyen bir sesle ‘Balat’ta tinerciler yirmi yaşında bir genci öldürmüş anne.’dedi.

Muhammed Murat Köprülü

NOT: TEMRİN DERGİSİ 32.sayısında yayınlanan öyküm

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Görüş, istek ve önerilerinizi bekliyorum.