Yürüyorum, iki yanımda uzanan evlerin balkonlarında akşamsefaları açmakta. Meriç’e yaklaştıkça evlerin yerini barlar, ordu evi, iki büyük çay bahçesi ve sık olmayan orman örtüsü alıyor. Barların cız tak tepinmelerinden, ordu evinin insanı insandan arındıran ciddiyetinden, çay bahçelerinin lüzumsuz anı biriktirmesinden sıyrılıp bir an önce Meriç’te bulmak istiyorum kendimi. Mehmet Akif Ormanı’na yürüyüp, Meriç’in göğsüne kollarını atmış bir ağacın altında oturuyorum.
Dokunmaya kalksam tutacağımı düşündüğüm Selimiye Camii’ne bakıyorum. Etraf iyice sakinleşiyor, bir FM bandında bir cızırtı, şanslıysa bir ses yakalamaya çalışan biri gibi kulağımı her bir tarafa dayıyorum. Bir bakıma gittikçe daralan ve sonunda çatallaşan yolda nereye gideceğimi arıyorum.
Benden çok önce dedemlerin Vardar kıyılarında kalmak mı, gitmek mi kararını alma anları sanki Vardar’a düşmüş ve şimdi Meriç’e bakan gözlerimle kıyıya çekiliyor. Onların şehirleri, ülkeleri geride bırakan kaderleri, bende vücut buluyor. Adını duyduklarım, duymadıklarım bir hayalet gibi çevremi sarıyor. Sizin en azından göçerken yanınızda sizinle gelecek birileri vardı, diye sesleniyorum onlara. Elimle bu kader yumağını Meriç’e yuvarlayıp, Selimiye’nin minarelerindeki sarı ışığa çeviriyorum gözlerimi. Selimiye’deki sarı ışığa baktıkça, sararıp soluyor gece. Limon rengi bir gece… taşı, toprağı, insanı sarıp sarmalıyor. Ağacın gövdesinin desenini sırtıma çıkaracak kadar, ağaca yaslanıyorum. Halimin bu senfonisine ‘Terketmedi Sevdan Beni’ eşlik ediyor.
Gidip en başta, Seni değiştirmek ve sana güzel görünmek için olmadığım bir adama dönüştürme beni. Bana olmayacak sözler verecek kadına da dönüştürme kendini. Olduğumuz gibi kalıp bağışlayalım karakterlerimizi., diyebilmeliydim ona. Şimdi, Olmadığın biri gibi yaşadığın şeyler gerçek midir?, diye soruyorum kendime. Dişlerim sıkılı, yüzüm gergin; midemde bir bulantı hissediyorum. Toparlanıp eve gitmek istiyorum. Midemdeki tiksinti yerime sabitliyor beni, her an Meriç’e öğürebilirim. Gitmek mi, kalmak mı sorusuna maruz kalan kader hayaletlerinden, olmadığım birini olmadığı kendisiyle terkeden bir sevgiliden kurtulmaya çalışıyorum. Bir görüntü, bir ses, bir ‘şey’ arıyorum kendime. Tam bu sırada bir kalk gidelim, n’olursun kalk gidelim diyor bana. Görmeyi ertelediğin ters laleyi görmeyiver, n’olacak sanki. Ses gittikçe yaklaşıyor, hemen oracıktan uzaklaşıyorum. Birkaç adımda bir, beni takip ediyor mu diye dönüp arkama bakıyorum. Koşmaya başlıyorum, kalk gidelim konuşmaya devam ediyor. ‘‘İlk önce arka sokaklarının geniş olduğu için beğendiğin bu şehri terket artık. Fahri bekçisi gibi her gece adımladığın Ayşekadın, Baca, fakülte, Selimiye Çarşısı gerilerde kaldı.’’ Kalk gidelim konuştukça haklılıktan aldığı pay, büyüdükçe büyüyor. Artık o bir konuşuyor, ben onla ona katılıyorum. Biri cama çıksa ‘Girme içeri, bu şehir öldü. Akrabalarına git ama burada yaşamayanlara. Hiç kimsen olmasa bile git, ne duruyorsun.’diye seslenecek kadar cüretkârlığı kendimde hissediyorum.
Nihayet eve giriyorum. Dolaptan bir şişe suyu çıkartıp içiyorum. Evi paylaştığım arkadaşlardan biri:
- Dersin kaçta bitiyor? Eğer erkense, ev sahibine kirayı götürsen iyi olacak, diyor.
- Ben… eve dönüyorum. Eşyaları toplayacağım, akşamüzeri de bu şehirden ayrılacağım, diyorum.
Bu sözün ardından bütün ev ayaklanıyor. İkna çabalarını, üniversite diplomasının gerekliliği gibi akıl çelme oyunları, bizi yarı yolda bırakacaksın gibi duygu yüklü konuşmalar izliyor. Oturduğum yerden odama geçiyorum. Boş valizleri odanın ortasına koyuyorum. Kalk gidelim’in ‘aferin’ sesi gibi geliyor ilk açtığım valizin fermuar sesi. Çok geçmeden arkadaşlardan biri telefonla yanıma geliyor.
- Al, babanla seninle konuşmak istiyor, dedi.
- Alo, efendim baba.
- İstanbul’a dönüyormuşsun, bekle beni eşyaları taşımak için sana yardımcı olurum. Belki ters laleyi görür ve İstanbul’a birlikte döneriz, olur mu?
- Hiç gerek yok. Bir saate biter işim.
- Ben otogardayım. Biletimi aldım bile, üçe saate oradayım.
- Tamam, baba, sen bilirsin.
- Anneni arayıp söyleyeyim akşama ne yemek hazırlasın bize?
- Gerek yok bir şey yapmasın.
Telefonu yatağın üzerine koyup, valizleri doldurmaya başlıyorum. İç çamaşırları, gömlekler, pantolonlar, ayakkabılar, tişörtler vs… valizler tamam. Defterlere bakıyor, işime yarayacakları bir kenara ayırıyorum. Defterlerin birinin giriş sayfasına, Edirne’ye geldiğim ilk günü, hissettiklerimi, yapacaklarımı, uzak duracaklarımı yazmışım. Anılardan apar topar toplanıp salona geçiyorum. Salona girişim bir anda kesiyor bütün konuşmaları. Arkadaşlarımın gözlerinde söz başlama telaşı bir alevleniyor bir sönüyor.‘Babam gelmek üzeredir, ben valizleri kapatayım.’diyerek odadan ayrılıyorum. Odaya geçtiğimde valizleri kapamaya başlıyorum. Zil sesi duyuluyor, ardından babamın sesi ve hoşgeldinler, nasılsınlar. Son bavulu kapatırken babam odaya giriyor. ‘ Dur, yardım edeyim.’diyor.
Valizi kapattıktan sonra ben yatağa, o sandalyeye oturuyor. Uzun uzun seyrediyoruz birbirimizi. Babamla ilk kez hayatımda bu odada karşılaşıyor gibiyim. Babam konuşmaya başlıyor. Bir güneş tutulması gibi yaşadığı seksenli yıllardan başlıyor söze. Babam konuştukça, bir kavganın ortasında ya da ötekilerin bildirilerine karşı bildiri yazarken bulabilirim kendimi. Sesi birden buruşuyor babamın. Siyasi yasaklı liderlerin, siyasete döndüğü yıllarda, davanın kar-zarar anlayışına döndüğünü, mahallenin duvarlarına kırmızı boyalar yazılmasın diye erketede beklediği arkadaşlarının çil yavrusu gibi Özal’ın yamaçlarına çıktığını söylüyor. Neyse ki sesinin ahengi, gömleğindeki ütü izindeki annemi, anlatarak kendine geliyor. Onu görmek için teyzesinin evine bir gün boya yapmak, diğer gün hal hatır sormak, başka gün ise teyzesinin mahallesini de kurtarılmış bölge olması gerektiğini söyleyerek gittiğinden bahsediyor. Anneannemin evine bakan teyzesinin bahçesinde annemi görmenin saadetinin keyfini tekrardan yaşıyor. Yaşımızı eşitleyip akılımıza gelen soruların boyunun ölçüsünü alıyor, kısa cevaplar veriyoruz. Eğleniyor, kısa paslaşmalarla kimin kim olduğunu unutuveriyoruz.
- Hazırsan gidelim, diyor babam.
- Hayır, ben kalacağım, diye cevap veriyorum.
- O zaman bana Edirne tava ciğeri ısmarla kerata.
Tava ciğeri yiyip, ters laleyi gördükten sonra babamı otogara bırakıyorum. Anneme çok selam söyle, diyip otobüse binen babama el sallıyorum.
Babamı uğurlayıp eve geliyor ve odama geçiyorum. Kalk gidelim’in gittiğini ve babamın kapatmama yardımcı olduğu valizin fermuarının tam çekilmediğini farkediyorum.
MUHAMMED MURAT KÖPRÜLÜ
NOT: TEMRİN DERGİSİ 26.sayısında yayınlanan öyküm
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Görüş, istek ve önerilerinizi bekliyorum.