Süleymaniye’de doğdum. Süleymaniye devlet hastanesi… Uzun sarı-siyah saçlarımın, büyük kirpikler gibi gözlerime düştüğü yıllarda Cem Karaca yurda dönmeye hazırlanıyordu –ki yurt benim için evle sokak arasındaki yerdi.-
Mahalledeki erkek çocukların sayısını ikiye bölüp minyatür kaleli maçlar en sosyal eğlencemizdi. Kızlarla seksek ya da saklambaç oynardık. Mahallemizdeki en büyük bina - dört katlı- yıllarca Almanya’da çalışmış olan Kazım Amca’ya aitti. Karne günlerinde mahalle çocuklarını kapıda bekleyen Kazım Amca, Alman çikolataları dağıtırdı ‘herkese’. Çocuk dünyamızın en popüler şarkısıydı nakaratı kolay diye ‘Ceviz Ağacı’ ve Barış Manço’nun ‘Ayı’sı.
Tebeşir tozunu öksürdüğümüz yıllarda karne hediyeleri teşekkür için normal bisiklet, takdir içinse vitesli bisikletlerdi. Bilgisayarın esamisi okunmuyordu. Bizlerin sokaklarda terlediği, annelerin arkadaşlar için de salçalı ekmek arası hazırladığı dönemin sonlarıydı. Televizyonda tonton, gözlüklü, kısa boylu bir adam ‘yurt’ için büyülü sözler söylüyordu. Bir on beş yirmi yıl sonra bu tonton adamın aslında bizi bizden koparıp ‘ben’ çağına sürüklediğini öğrendik ve o tontonluk gözlerimizde Gargamer’e dönüştü.
Annelerimiz de artık tedirginlik başlıyordu. Sokağın sapa bir yerine ‘atari salonu’ açılmıştı. Sosyalleşmek, eğlenmek için ‘atari salonunda’ bir oyunun bedeli vardı. Mahalle arasındaki kaleler çok ses yapıyor diye kaldırılıyor, yerlerine ‘apartman’ denilen gecekondu bozması binalar yükselmeye başlıyordu. ‘Ben’in büyük sıçrayışı karşısında, ‘biz’in muhafazakârlığı, paylaşma isteği, ötekileştirmeyen hoşgörüsü birazdan kesilip afiyetle yenecek bir koyunun bakışları gibiydi.
Doksanlı yılların ikinci yarısında –bizim ortaokul ve lise çağımız- söz hakkı yine büyüklerindi, bize düşen suyu ilk sırada içmekti ama su bulanıktı artık. Şehrin hemen hemen yerinde şehre göçenlerin kurduğu köy ve kasaba dernekleri ‘yerel yönetimleri’ belirlemeye başlıyordu. En azından bu derneklerin karışımından bir belediye meclisi oluşuyordu. ‘Hemşerilik’ yardımlaşmaktan çok adam kayırmaya dönüyordu. Nereli olduğumuz sorusu sinsice içimize girmişti. Birbirimizden ayrı ama birlikte tek yaptığımız şey ‘Süper Baba’yı izlemekti televizyondan.
İki binli yıllar krizle açılıyordu önümüzde. Bizler ise üniversite harçlarıyla, burslarla tanışıyorduk henüz. O güne kadar hiç girmediğimiz, bahsetmediğimiz ‘siyaset, dünya düzeni, adalet’ vb. kavramlar muhabbetlerimizin içine girer oluyordu. Tam bir savrulma dönemiydi işte bu. Orman kanunun geçerli olduğu modern dünyada, bizler Yunus Emre’yle, Mevlana’yla yolumuzu bulmaya çalışıyorduk. Çoğu arkadaşımız, dostumuz anti deprasanlarla bu dönemde karşılaştı. Sözlerin yanlış anlaşılacağından çekinenler de, iş bulma kaygısıyla muktedirlere yanaşanlar da oldu. Klasik romanları okurken öykündüğümüz hayatları bir bir aldatmaya, aldatmayanları ise haber yapıp televizyonda ‘’bu devirde böyle insan zor bulunur’’ demeye başladık.
Geldiğimiz nokta ise, ‘biz’ denilen sosyal hayatın temel olgusu yerine ‘ben’ diyen, sosyal paylaşım sitelerinde türlü teşhircilik olayına girişen, gerçeği google’da arayan, kendi tarafında olmayanı bertaraf eden insan yığınlarıyız. Bu modern çağda çıkan bunca ses anca böyle bir sessizlik eder.
Muhammed Murat Köprülü
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Görüş, istek ve önerilerinizi bekliyorum.